7 Kasım 2012 Çarşamba

MAX WEBER


Yazar Taha Akyol, Milliyet gazetesindeki bir yazısında  Max Weber hakkında önemli bilgiler aktarıyor. İşte Taha Akyol'un "Max Weber'e saygı" başlıklı yazısı:


Raymond Aron'a göre, Weber, "toplumbilimcilerin en büyüklerinden, hatta, denilebilir ki, en büyük toplumbilimcidir... Dünya tarihini bilen son toplumbilimciydi... En önemli soruları sormuştu..."(1)
Weber'in büyüklüğü şuradan bellidir ki, daha Bolşevik devriminin dokuzuncu ayında, Marksist Sosyalizmin "işçilerin değil, memurların diktatörlüğü" olacağını görmüştür! Bürokrasi konusunda demokrasileri de uyarmıştır:
"Eğer bürokrasi üzerinde etkili bir denetim kurulamazsa, seçimlerde, parlamento tartışmalarında ve kanunların yapılmasında elde edilen başarılar boşunadır..."(2)
Sanki bugünkü Türkiye'yi anlatıyor!
Otorite türleri, karizmatik lider, bürokrasi, sosyolojik anlamdaki rasyonelleşme, sekülerleşme konularında Weber öncü bir sosyologtur.
Weber'in büyüklüğünün bir sebebi de kapitalizm ve rasyonelleşme ile dinler arasındaki ilişkileri inceleme konusunda çığır açmış olmasıdır.
Aron'un belirttiği gibi, Weber, dinle bilim arasında kesin bir çatışma olduğuna inanılan (pozitivist) bir dönemin, 19. yüzyılın sosyologudur.
Ama Weber, "çok dindar bir aileden geldiğinden, büyük bir olasılıkla dinsiz olmasına rağmen, ancak geçmiş çağlarda görülen dinsel inanca derin bir saygı duyar ve modern toplumların rasyonel (akli) dönüşümlerini karmaşık duygularla düşünürdü..."
Hatta Weber, hızlanan rasyonelleşme ve bürokratikleşmenin totaliterliklere yol açabileceğini de seziyor, "hayatı yaşamaya değer kılan şeylerin, yani kişisel seçim özgürlüğünün, sorumluluğun ve inancın baskı altına alınmasından" kaygılanıyordu.(3)
Milliyetçi bir liberal olan Weber'i anlamadan din, toplum ve ekonomi ilişkilerini, "dinci sermaye"yi, sekülerleşme, bürokrasi, karizmatik otorite, hukuk devleti gibi bugünkü Türkiye'nin hayati tartışma konularını kavramak mümkün olmaz.

KAPİTALİZM VE DİN

Weber, ailesi sayesinde ilahiyat tartışmalarına katılmış ve bu konudaki literatürü de uzmanca kullanacak düzeyde öğrenmişti. Araştırcı enerjisinin önemli bir bölümü dinin insan davranışları ve hayatı üzerindeki etkilerini incelemeye ayırmıştı.(4)
Dinle ekonomi arasındaki etkileşim ilişkilerini anlayabilmek için hem derin bir din ve tarih bilgisine, hem dindarların duyarlılıkları konusunda iyi niyetli bir anlayışa sahip olmak gerektiğinin en iyi kanıtı, Weber'dir.
Bizdeki laikçi darkafalılığın bir sebebi kudret sahibi bürokratların ve resmi ideologların bu alanlardaki bilgi ve anlayış yoksunluğudur.
Weber'in vardığı sonucu, R. Aron şöyle özetliyor:
"Ekonomik insanla dinci insan arasında köklü bir ayrım yoktur!..."(5)
Bizim dincileri de laikçileri de küplere bindirecek bir bulgu!
Weber, "Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" aslı şaheserinde işte bunu, Protestan/Kalvinci tarikatların ekonomik rasyonelleşmeye ve kapitalizmin gelişmesine nasıl öncülük ettiklerini anlatmıştır!
Weber görmüştür ki, sermayedarlar Protestanlar da daha çoktur. Protestan işçiler daha disiplinli ve çalışkandır! Katolikler ise daha sakin, mütevazi ve gelenekseldir. Protestanları, bizdeki bayağı anlamıyla, 'ilerici' sanmayın, Aydınlanma'ya soğukturlar!(6)
Protestanlar arasında en başarılılar "özellikle dini eğitim görmüş olanlar" ile bir tarikata, bir cemaate mensup olanlardır.(7)
Tarikatçı Protestanlar, özellikle de Kalvinistler, "ekonomiyi ele geçirme harekatı" mı yapıyorlardı?!
Bu cemaat ve tarikatlar konusunda "aldıkları dini telkinler bizi ilgilendirmiyor" diyen Weber, başka şeye dikkat ediyordu:
"Dini yaşam pratiğinin yarattığı yaşam biçimini yönlendiren ve bireyi sıkı sıkı orada tutan psikolojik güdü..."
Bu güdüler, 'geleneksel Katolikler'den farklı olarak, Tanrı korkusu ile, kişileri dayanıklı, iradeli, disiplinli, çalışkan hale getiriyordu, "Ortaçağ asketizminden (riyazetçilik) dünyeviliğe geçiş" aşamasını temsil ediyorlardı!(8)
Dini eğitimin ve cemaat hayatının kazandırdığı nefse hakimiyet ve disiplinli yaşama alışkanlığı sayesinde bu insanlar, böylece, "ataerkil ve otoriter bağlarını koparmış ve kişinin insandan çok Tanrı'ya itaatle yükümlü olduğu inancını 'kendisi' yorumlamış" olarak, "modern bireyciliğin temelini oluşturmuşlardır!"(9)
Tarikat ve cemaat, aynı zamanda, bir güç kaynağıydı:
"Vaftiz o kişiye bütün bölgenin fırsatlarını ve hiç rekabetsiz, sınırsız güven kapılarını açıyordu... Genellikle, iş hayatında, yalnızca Methodist veya Baptist ya da diğer mezheplere ve mezhebimsi gizli tarikatlara üye olan kimseler başarılı olabiliyorlardı...
Bunlar yalnız dindarlara borç vermekte ve paralarını onlara emanet etmekte, dürüst ve sabit fiatları (faizsiz! T.A) orada buldukları için de yalnız dindarların dükkanlarından alışveriş yapmaktadırlar..."(10)
Bizdeki "irticai sermaye" gibi!
Bu Protestan, Calvinist tarikat ve cemaatler, sübjektif amaçları bu olmadığı halde, Weber'in deyimiyle "sofulukla ticaret ruhunu birleştirerek" modern kapitalizme ve toplumsal rasyonelleşmeye, ekonomi devrimine öncülük etmişlerdir!

WEBER VE İSLAM

Weber'e göre, İslam'da "ganimet arayan dinsel coşku" ve "bedensel haz eğiti ve dünyayı reddetme eğilimi" egemendir! Protestanlığın tersine, böyle bir din rasyonel kapitalizmin gelişmesine imkan vermezdi! Turner, Weber'in bu görüşlerinin "19. yüzyıl yorumlarına" ve o zamanki "Hristiyan ilahiyatçılarına" uygun düştüğünü belirtir.(11)
Bizde Weber'e en yetkin eleştiri Prof. Sabri Ülgener'den gelmiştir. Prof. Ahmet Güner Sayar'ın deyimiyle, rahmetli Ülgener "Türk Weber'i"dir, bizim tarihimizdeki din-iktisat ilişkilerini incelemiştir.
Ülgener, "Zihniyet ve Din" aslı fevkalade değerli eserinde Weber'in eleştirilmesine 20 sayfa ayırmıştır.
Özetle:
Metadolojik eleştiri: Weber, burjuva ve girişimci karakterli Kalvinist dindarlığın zıddı olan olumsuz bir 'ideal tip'i oluşturmak için İslam'a tek taraflı bakmış, bunu doğrulayacak unsurları ve olayları seçmiştir. İslam'da sermaye birikimine izin verilmediğini söyleyen Weber'e cevap veren Prof. Ülgener Kur'an ayetleri ve Hz. Peygamber'in hadisleri ile, 'birikim'in ve dünya nimetlerinin teşvik edildiğini anlatır.
Tarihi eleştiri: Weber İslam hakkında olumsuz bir 'ideal tip' oluştururken, tarihliliği, yani tarih içindeki değişmeleri dikkate almamıştır:
"İşte İslam! diye hazır ve dört köşe taslağa takılıp kalmadan önce sormak ve düşünmek gelirdi: Hangi devrin, hangi çevrenin İslam'ı?..."(12)
Demek ki, tarihin değişik şartlarında Müslümanların İslam anlayışı da değişmiştir!
Prof. Ülgener başka bir eserinde diyor ki:
"İnsanı ortaçağın darlaştırıcı kayıtları dışarısına çıkaran aktivist temayüller İslam medeniyetinde, Hristiyanlığa nazaran daha süratli bir barışa ve anlaşmayı mümkün kılmıştır. İslam, pazarda alışverişleri elden geldiği kadar kolaylaştıran şahsa Tanrı'dan rahmet dileyen bir din(dir)..."
Devletin fiat tesbitini (narh) Hz. Peygamber'in reddettiğini hatırlatan Ülgener, İslam'da narh aleyhtarlığıyla tüketiciden ziyade üretici ve tüccarların korunduğunu" belirtiyor.(13)
Maxim Rodinson da Weber'in İslam hakkındaki görüşlerini eleştirmiş, kar peşinde koşma dürtüsüne İslam'ın Hristiyanlık'tan daha fazla yer verdiğini anlatmıştır.(14)
Özetle, kar peşinde koşma fikri İslam'da teşvik edilmiş ama, Akdeniz ve Doğu ekonomisinin çökmesi sürecinde, topluma "daralma devirlerinin ortaçağ zihniyeti" egemen olmuş, miskinlik ağır basmıştır.(Bizim laikçiler bu tipi severler; okumasınlar, şirket kurmasınlar; tarlada çalışsınlar!)
Zamanımızda dışa açılma ve piyasa ekonomisi sayesinde "genişleme devirleri" yaşanmaktadır ve kabaran 'kazanç' hırsıyla "tarikatçı şirketler" kurulmakta, çok da iyi olmaktadır. 'Weberyen' bir rasyonalizasyon sürecidir bu!
Lakin, sosyal bilim zihniyetinden, Wright Milles'in deyimiyle "sosyolojik muhayyile"den yoksun resmi ideoloji, Türkiye'de toplumsal rasyonelleşmenin en önemli dinamiklerinden biri olan bu iktisadi faaliyetleri "irticai sermaye" diye damgalayarak toplumsal modernleşmemize zarar vermektedir! Ne diyelim, "bizde sosyolojiye ihtiyaç yok"muş...
Yine de, Weber'i saygıyla anıyorum.
1) R. Aron, Toplumbiliminde Ana Akımlar, Ankara 1973, sf.69.
2)Dr. Coşkun San, Max Weber'de Hukukun ve Meşru Otorite'nin Sosyolojik Analizi, Ankara 1971, sf. 130.
3) Bkz. R. Aron, age, sf. 8-9.
4)Bkz. Max Weber, Sosyoloji Yazıları, (Çev. Taha Parla), Hürriyet Vakfı yy. 1987, sf. 24-26.
5) R. Aron, ege, sf. 71.
6) Bkz. Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Hill yy. Ankara 1997, sf. 30-40.
7) M. Weber, age, sf. 30-40.
8) Age, sf. 85-93.
9) M.Weber, Sosyoloji Yazıları, sf. 276.
10) Age, sf. 261, 268.
11) B.S Tumer, Max Weber ve İslam, İstanbul 1991, sf. 166, 184 vd.
12) S. Ülgener, Zihniyet ve Din, Der yy. İstanbul 1981, sf. 62 vd.
13) S. Ülgener, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, Mayaş yy. Ankara 1984, sf. 129.
14) M. Rodinson, İslamiyet ve Kapitalizm, Gün yy. İstanbul 1969, sf. 154.

NOT: Taha Akyol'un Milliyet gazetesindeki 14.06.1998 tarihli yazısıdır.

PATRONA HALİL İSYANI


  Muhteşem Yüzyıl” dizisinin ardından “Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam” dizisinin de yayın hayatına başlamasıyla dizilerdeki tarih yolculuğu çeşitlendi.TRT'de her pazartesi ekrana gelen “Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam” dizisi her yönüyle ilgi çekmeyi başardı. Dizi, büyük emek verilerek çekilmekte. Her bölümü büyük bir titizlikle seyircilere sunulmakta. Dizi, seyircilerden de bunun karşılığını alıyor, hak ettiği ilgiyi görüyor.

Dizide işlenen konu; 3. Ahmet dönemi ve akabinde Patrona Halil İsyanı. Hal böyle olunca Patrona Halil İsyanı, son dönemlerde büyük merak unsuru olmakta. Biz de bu isyandan biraz söz edelim...

Osmanlı Devleti, 18. yüzyılın başlarında oldukça güç kaybetmişti. Hatta 18. yüzyıl, tarih kitaplarımızda “Gerileme Dönemi” olarak tasvir edilir. Bu tasviringerçeklik payı var. Çünkü, Osmanlı Devleti imzaladığı Karlofça, Pasarofça ve İstanbul Antlaşmaları ile zor duruma düşmüştü. Belgrat, Erdel, Ukrayna gibi önemli yerleri kaybetmişti.

   Osmanlı Devleti, bu yüzden kaybettiği yerleri geri alma politikası izledi. Bu politikanın gereği olarak da bazı atılımlar, yenilikler yaptı. Bu yeniliklerden en önemlisi 1718'de başlatılan bir süreçti: Lale Devri.

"YENİLİKLERİYLE" VE "İSRAFLARIYLA" LALE DEVRİ

   3.Ahmet, bu süreci başlatarak devletin eski gücüne kavuşmasını amaçlıyordu. Bu dönemde birçok yenilik yapıldı. Avrupa'nın belli merkezlerinde geçici elçilikleraçıldı. Said Efendi ve İbrahim Müteferrika'nın çabalarıyla ilk matbaa açıldı.İtfaiye örgütü, diğer bir deyişle “Tulumbacılar” kuruldu. Çiçek hastalığı için aşı bulundu. Mimari alanda yeni teknikler geliştirildi.

   Bu dönemde, yeniliklerdense yapılan “israf”lar daha çok konuşuldu. Yapılan eğlenceler ve israf halk tarafından hoş karşılanmıyordu. Özellikle de hedefte,Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa vardı.

İSYAN BAŞLIYOR

   Takvimler 28 Eylül 1830'u gösterdiğinde isyan başlamıştı. İsyanın liderliğinitellaklık yapan Patrona Halil yapıyordu. İsyan hızla tüm İstanbul'a yayıldı vedört gün boyunca sürdü.

   Padişah 3. Ahmet isyancılarla uzlaşmak istedi. Ancak, isyancıların talebi vardı. Başta Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa olmak üzere belirledikleri 37 kişininidam edilmesini istediler. 3. Ahmet, bir süre bu isteklere olumsuz cevap verdikten sonra daha da diretmedi. İsyancıların isteklerini yerine getirerek idamları gerçekleştirdi.

   İsyancılar daha sonra 3. Ahmet'in tahttan inmesini istediler. 3. Ahmet, bu isteklerini de kabul ederek tahttan indi ve yerine 2. Mahmud geldi.

   2. Mahmud, Patrona Halil ve destekçileri olduğu sürece yönetimde etkin olamayacağını anlamıştı. Bu yüzden yönetime geldikten kısa bir süre sonra Patrona Halil ve destekçilerini öldürttü. Böylece, Osmanlı'da “Lale Devri”ne son veren isyan hareketi tamamen ortadan kaldırılmıştı.

5 Kasım 2012 Pazartesi

İZMİR NE ZAMAN İŞGAL EDİLDİ?


Habertürk ekranlarında Pelin Çift'in sunduğu "Öteki Gündem" programının bu haftaki konukları, Araştırmacı-Yazar Hulki Cevizoğlu ile Radikal gazetesi yazarı Ayşe Hür oldu.



Programın iki konuğu arasında İzmir'in işgali konusunda görüş ayrılığı yaşandı. Ayşe Hür, "İzmir'e ilk 9 Kasım'da asker çıkarıldı" dedi. Buna karşılık Hulki Cevizoğlu ise bu tarihin 15 Mayıs 1919 olduğunu söyledi. 

Ayşe Hür, İzmir'in işgaliyle ilgili olarak konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "9 Kasım 1918'de İzmir'e ilk işgal kuvvetlerinin askeri temsilcisi gelmiştir. Herkes de memnun olmuştur. İttihat ve Terakki'den yılmış olan halk ve oradaki gazetelerin hepsi 'iyi oldu' demiştir. Ta ki 15 Mayıs'taki resmi işgale kadar."

Programın devamında Ayşe Hür, İngilizlerin Osmanlı topraklarını işgal düşüncesiyle ilgili olarak şunları söyledi: "Britanya İmparatorluğu içerisindeki çeşitli karar alıcıları uzun süre düşünüyorlar: İstanbul'u işgal etsek mi, etmesek mi?... Britanya'nın bu konudaki karar mekanizmaları arasında farklı görüşleri ileri sürenler var. Çünkü, İstanbul gibi İslam dünyası için çok önemli bir şehrin, halifenin başkentinin, işgal edilmesi milyonlarca Müslüman ahaliyi kızdırabilir, öfkelendirebilir. "


İKİNCİ MAHMUT'UN KISACA HAYATI

İkinci Mahmut, 20 Temmuz 1785 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Birinci Abdülhamit, annesi ise Nakşıdil Sultan'dır. Babası Birinci Abdülhamit, 7 Nisan 1789 günü hayatını kaybetti. Şehzade Mahmut, babasını kaybettiğinde henüz 4 yaşındaydı. Babasını kaybetmesinden sonra amcası Üçüncü Selim, öğrenimi ile bizzat ilgilendi.



1807'de Kabakçı Mustafa İsyanı başladı. Bunun üzerine 29 Kasım 1807'de Üçüncü Selim tahttan ayrıldı. Ancak Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa, Üçüncü Selim'i destekliyordu. İstanbul'a gelerek tekrardan tahta çıkmasını sağlamak istedi. Üçüncü Selim bu olaylar sırasında öldü, Şehzade Mahmut ise son anda ölümden kurtuldu. Bunun ardından Şehzade Mahmut, 28 Temmuz 1808'de tahta oturdu. Fakat yaşadığı bu olay onu derinden etkiledi.

İkinci Mahmut tahta çıktığında vaziyet pek de parlak değildi. Uğraşması gereken bir sürü mesele vardı: Osmanlı-Rus savaşı, Vahabi İsyanı, Yeniçeri askerleri ile Alemdar Mustafa Paşa'nın askerleri arasındaki çekişme...

İKİNCİ MAHMUT DÖNEMİNDE YAPILAN YENİLİKLER

İkinci Mahmut, bu meseleleri hallettikten sonra büyük bir yenilik hareketine girişti:

1.) Posta teşkilatı kuruldu.
2.) İlköğretim mecburi hale getirildi.
3.) İlk defa Avrupa'ya öğrenciler gönderildi.
4.) Memur yetiştirmek için "Mekteb-i Maarif-i Adliye" kuruldu.
5.) Müsadere usulü kaldırıldı.
6.) Eşkinci Ocağı kuruldu.
7.) Yeniçeri Ocağı kaldırıldı.

İkinci Mahmut döneminde Osmanlı donanması Navarin'de Fransız, İngiliz ve Rus donanmaları tarafından yakıldı. Bir süre sonra da Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyan etti ve Osmanlı topraklarına saldırdı. Kütahya önlerine kadar dayandı. Zorlukla durdurulmuştu. Bunun üzerine Kütahya Antlaşması imzalandı.

Yaptığı ıslahatlarla Osmanlı Devleti'nin tarihinde önemli bir yer edinen İkinci Mahmut, 1 Temmuz 1839'da, 54 yaşındayken vefat etti.

4 Kasım 2012 Pazar

LOZAN ANTLAŞMASI ZAFER Mİ, HEZİMET Mİ?


24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması, uzun yıllar boyunca tartışmalara neden olmuştur.
Bir kesim Lozan Antlaşması'nı bir "zafer" olarak görürken, diğer bir kesim ise "hezimet" olarak görmekte.
Bu şekilde değerlendirmelerin çıkmasına da bazı sorular neden olmakta.
Lozan Antlaşması'nın gizli maddeleri var mı?
Lozan Antlaşması'nda Musul'u alamaz mıydık?
ABD, neden Lozan Antlaşması'nı imzalamadı?
Ege Adaları'nı Lozan Antlaşması'nda mı kaybettik?
Sorular bu şekilde uzayıp gitmekte...
Biz de Türkiye'de konu üzerine araştırma yapan önemli isimlerin görüşlerini derledik.

*

Habertürk gazetesi yazarı Murat Bardakçı, köşesindeki yazısında Lozan Antlaşması konusunda yıllardan beri süregelen soru işaretlerini cevaplamıştı: "Hiç uzatmadan söyleyeyim: Lozan'da mümkün olan her şey yapılmıştı, savaştan galip ama son derece yorgun çıkmış olan Türkiye, alabileceği her şeyi almıştı!"

LOZAN ANTLAŞMASI'NIN GİZLİ MADDELERİ VAR MI?

Peki, Lozan Antlaşması'nın gizli maddeleri var mıydı? Bardakçı'nın cevabı kısa ve net: "Anlaşmanın gizli maddeleri yoktu... "

LOZAN ANTLAŞMASI'NDAKİ MUSUL SORUNU

Lozan Antlaşması'nda karara varılamayan Musul sorunu halledilemez miydi? Bardakçı'nın cevabı şu şekilde: "Musul petrolleri konusunda Türk delegasyonun zaten başka bir şey yapamazdı, zira Ortadoğu'nun petrol alanlarına hakim olma arzusu dünya savaşının başta gelen sebeplerindendi ve Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkan da Batı'nın bu hırsı idi. "

LOZAN ANTLAŞMASI'NI ABD NEDEN İMZALAMADI?

Bardakçı, "Lozan Antlaşması'nda Amerika'nın neden imzası yoktu?" sorusuna da şu şekilde cevap veriyor: "Amerika'nın Lozan Antlaşması'nı onaylaması ise söz konusu edilemezdi, zira Amerika anlaşmanın taraflarından değildi!"

Bardakçı, yazısını şu cümlelerle bitiriyordu: "Bu memleketin tarihine, kültürüne ve varoluşuna muhalefet eden bazı sağcılarımız ile Lozan'ı ideolojik meta haline getirmeye çalışan sabık solcularımız oturup biraz okusalar ve bir şeyler öğrenseler, eminim her şey çok daha başka olur!"(1)

EGE ADALARI'NI LOZAN ANTLAŞMASI'NDA MI KAYBETTİK?

Taha Akyol ise 1996'da yazdığı Milliyet gazetesinde şu değerlendirmeyi yapıyordu: "Lozan'a hezimet diyenlerden ideologlardan Lozan zabıtlarını okumuş birine rastlamadım. Lozan'da nasıl çetin mücadele verildiğini bilmezler. Hatta çok kimse Ege adalarının Lozan'da Yunanistan'a geçtiğini zanneder.
Hayır, Ege Adaları, Balkan harbindeki hezimetimizden sonra Londra Konferansı'nda İtalya'ya verilmiştir: 30 Mayıs 1913.
Yunanistan'ın Selanik'ten Batı Trakya'ya kadar Osmanlı topraklarını alması da Balkan Savaşı'nda oldu." (2)

(1)Murat Bardakçı, Habertürk gazetesi, 25.07.2011
(2)Taha Akyol, Milliyet gazetesi, 31.01.1996

SUSURLUK KAZASI


3 Kasım 1996 günü Balıkesir'in Susurluk ilçesinde meydana gelen kaza, bir anda Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü. 
Ölenlerin kimliği herkesin kafasını karıştırmıştı.

Susurluk Kazası'nın Resmi

Emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ yönetimindeki 06 AC 600 plakalı Mercedes, Susurluk ilçesi yakınlarında -Çatalceviz mevkiinde- benzinlikten çıkış yapan Hüseyin Gökçe yönetimindeki 20 RC 721 plakalı kamyona çarptı. Kaza sonucunda ''Mehmet Özbay'' sahte kimlikli Abdullah ÇatlıHüseyin Kocadağ ve Gonca Us öldü. DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak ise yaralandı.
Bir arada olmaması gereken kişiler bir aradaydı.
Gazeteler manşetlerinden kazayı duyuruyorlardı: Mafya-Siyaset-Devlet Üçgeni.
Abdullah Çatlı 18 yıldır aranıyordu. Polis ve milletvekiliyle aynı arabada olması büyük şaşkınlık yaratmıştı.
Anlatılanlara göre Abdullah ÇatlıHüseyin Kocadağ ve Sedat Bucak Kuşadası'ndan dönmekteydi.
Kazanın ardından araçta kimi ruhsatlı, kimi ruhsatsız birçok silah bulundu. Ayrıca yıllardan beri ortaya atılan bir iddia ise, kazanın hemen ardından birileri tarafından araçtan bir çantanın alındığı. 
Susurluk Kazası'nın ardından dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar8 Kasım'da istifa etmek zorunda kaldı. 
Tansu Çiller yaptığı açıklamada, "Bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşunu atan da kurşunu yiyen de her dönem bizim için saygıyla anılır, onlar şereflidirler. Bizim bu konuda söyleyeceklerimiz bundan ibarettir" dedi.
Kamuoyunda kazanın araştırılması yönünde yoğun bir baskı vardı.
Bunun üzerine Susurluk Araştırma Komisyonu kuruldu. Komisyon, 26 Kasım günü çalışmalarına başladı. 
Ülke genelinde her akşam saat 9'da "Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemi başlatıldı.
Susurluk Davası'nın ilk duruşması da 2 Haziran 1997'de yapıldı.

ATATÜRK VE ADNAN MENDERES


Türk siyasi hayatının unutulmaz liderlerinden Adnan Menderes'in siyaset yolculuğu, Fethi Okyar'ın öncülüğünde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ile başlamıştı. Ancak Serbest Cumhuriyet Fırkası uzun ömürlü olamamış; çok partili hayata geçişin ikinci demesi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın siyaset yolculuğu kısa sürse de Adnan Menderes'in daha önünde uzun bir yolculuğu vardı.




CHP, bu tarihten sonra parti teşkilatında çeşitli düzenlemelere gitti. Celal Bayar, Aydın'a gelerek Adnan Menderes'le bir görüşme gerçekleştirdi. Menderes'i bu görüşmede CHP'ye katılmaya ikna etti. Menderes bu görüşmeyi şu şekilde anlatıyordu: "Bayar, tanıdığım ve saygınlık duyduğum bir kişiydi. Aynı heyette bulunan Vasıf Çınar da İttihat ve Terakki okulundan hocamdı. Onların ısrarıyla CHP'ye girdim. Fikirlerimi orada savunacaktım. O zamana kadar bizimle beraber CHP'ye çekingen davranan arkadaşlarımız da CHP'ye girmişlerdi."

ATATÜRK: "ÇOK DİKKATE DEĞER FİKİRLERİ VAR"

Atatürk ile Menderes'in yolu, Atatürk'ün Aydın'a yapacağı bir ziyaret sırasında kesişecekti. Atatürk, kısa bir ziyaret yapmak düşüncesindeydi, fakat ziyareti yaklaşık dört saat sürmüştü. Adnan Menderes, o günü şöyle anlatıyordu: "Atatürk, Aydın'da birçok yerlere uğradığı halde parti binasına gelmek istememişti. Vasıf Çınar ve arkadaşlarının ısrarıyla eminim ki istemeyerek sadece gelmedi demesinler diye partiye uğradı. Ama bu ziyaretin uzamamasını, mümkünse beş dakika içinde tamamlanmasını da istiyorlardı."

Menderes, anısına şu şekilde devam ediyordu: "Odada il idare kurulundan 7 kişi vardı. İltifat buyurdular, konuşma hemen hemen tamamen Atatürk'le benim aramda geçti. İlk kez ikram ettiğim sigarayı almayan ve kahve istemeyen Atatürk'ün ülke sorunları üzerinde konuşma koyulaşınca takdim ettiğim bir paket Gazi sigarasını içip bitirmiş olduklarını ayrıldıkları zaman anladım. Ayrıca dört fincan kahve de emrettiklerini bugünkü gibi hatırlıyorum."

Atatürk, Adnan Menderes'in yanından ayrıldıktan sonra Recep Peker'e şunları söyledi: "Burada konuştuğum genç, elbette ki parti örgütünde kalamaz. Çok dikkate değer fikirleri var."

Adnan Menderes'in siyasi konulardaki kabiliyetini fark eden Atatürk, bir sonraki seçimde milletvekili olmasını sağladı. Böylece Adnan Menderes, 33 yaşında TBMM'ye girerek meclisin en genç milletvekillerinden biri olmuştu.

NOT: Yazıyı hazırlarken, Milliyet gazetesinin 01.10.1979 tarihli sayısında Turhan Aytul'un hazırladığı yazı dizisinden yararlandım.

3 Kasım 2012 Cumartesi

BAŞKANLIK SİSTEMİ NEDİR?



Başkanlık sistemi, Türk siyasi hayatında zaman zaman gündeme gelmiş, ancak geniş bir çerçevede tartışılmamıştı.
Özellikle de Turgut Özal'ın başbakanlığı sırasında çokça konuşulmuştu.
O dönem yapılan eleştiriler, "Özal'ın tek adam olacağı" üzerine kuruluydu.
Başkanlık sistemi üzerine tartışmalar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamalarıyla bir süredir yine gündemde.
Başbakan Erdoğan'ın, başkanlık sistemiyle ilgili olarak, "İlla olacak diye bir iddiamız yok, tartışalım. Nihai kararı halk verecek. Olursa olur, olmazsa olmaz. Halkın sistemi iyi anlaması lazım. Parlamenter sistemin yok olacağını söylemek de cahilce ve acemice" sözleri başkanlık sistemine göz kırptı olarak değerlendirildi.
Başkanlık sistemi tartışmalarında tıpkı yıllar önce yapıldığı gibi eleştiriler yine 'tek adamlık meselesi' üzerine.

Gündemimizi uzun bir süredir işgal eden bu başkanlık sistem nedir?
Yararları nedir, zararları nedir?
Ülkemizin siyasi yapısına ne derece uygundur?
CNNTÜRK'te Taha Akyol'un sunduğu Eğrisi Doğrusu programına katılan AK Parti Kütahya Milletvekili İdris Bal, başkanlık sistemi hakkında önemli bilgiler verdi. Bal, Başbakan Erdoğan'a başkanlık sistemi hakkında ayrıntılı bir rapor da vermişti.

İdris Bal, öncelikli olarak yürürlükteki sistemin istikrarsızlık sağlayan yapısını eleştirdi: "89 yıllık cumhuriyet tarihimizde 61. hükümeti kurmuşuz. Bu bile bir şey ifade ediyor. 1,5 yılda bir hükümet kurulması demek bir istikrarsızlık demektir. Özellikle koalisyon bağlamında çok başarısız bir ülkeyiz. Partiler bir araya gelemiyor, gelseler bile çok kısa zamanda ayrılıyorlar, kavga ediyorlar. Ya da koalisyon içindeki bakanlıklar arasında uyum sorunu oluyor. Tabiri caizse 'Koalisyon kurma ve bozma oyunu' oynanmış gibi bir durum ortaya çıkıyor."

"Başkanlık sistemiyle ilgili olarak yazılanlara, çizilenlere, konuşulanlara baktığımız zaman sanki bir padişah gibi başkan gelecek ve her şeye hakim olacak. Ben iddia ediyorum bizim sistemimizde çoğunluğu sağlayan bir başbakan, ABD'deki başkandan çok çok daha hakimdir. Hem yasamaya hakimdir, hem yürütmeye hakimdir. Eğer tek adamdan bahsediliyorsa bu başkanlık sisteminden daha fazla parlamenter sistemde, hem yasamaya hem yürütmeye hakim olan çok oy almış bir parti lideri bağlamında daha doğrudur. Dolayısıyla parlamenter sistemde demokrasinin öngördüğü yasama yürütmeyi dengelesin, yürütme yasamayı dengelesin asla olmaz. Çünkü işin doğasına terstir. Benim partim gelecek meclise, en çok oyu alacak, benim partimden benim liderim başbakan olacak, bazı arkadaşlarım bakan  olacak. Ondan sonra ben onlara karşı verilmiş gensoruyu destekleyeceğim, onları denetleyeceğim. Yok öyle bir şey... Bu işin ruhuna terstir."

"Benim Başkanlık sistemini tartışmamın sebebi şu. Geçmişe baktığımda, objektif bir şekilde, rahatsızlıklarımızın olduğunu görüyorum; koalisyonlar anlamında, cumhurbaşkanı seçimleri anlamında, çift başlılık anlamında... Bu çerçevede bir şeyler yapmak lazım; medyasıyla, üniversitesiyle, siyasetçisiyle."

"Başkanlık sistemi, koalisyonlardan otomatikmen ülkeyi kurtaracak bir modeldir. Koalisyon olma ihtimali teorik olarak yok. Şu andaki parlamenter sistemde seçimler oluyor ve bir parti seçimlerden eğer yeterli oyu alamazsa başka partiyle uzlaşmak, onunla beraber hükümeti kurmak mecburiyetinde. Ama başkanlık sisteminde hükümeti kurmak için başkan ayrı bir seçimle seçiliyor, meclisin üyeleri ayrı bir seçimle seçiliyor. Dolayısıyla başkan meclisin içerisinden çıkmıyor. Dolayısıyla başkanı seçiyorsunuz, başkan tabiri caizse sekreter gibi bakanlarını seçiyor. Meclisin güvenoyu vermesine de gerek yok. Dolayısıyla koalisyon şansı sıfır. "

"Başkanlık sistemindeki yasamanın yürütmeyi, yürütmenin yasamayı denetlemesinin mantığı şu: Birbirine ihtiyacı olması. Mesela yasama müsaade etmezse başkanın bütçesi geçmez. Dolayısıyla burada yasama yürütmeye ihtiyaç duyuyor, yürütme yasamaya ihtiyaç duyuyor. Karşılıklı bu ihtiyaçtan dolayı denetleme ortaya çıkıyor. "

"Başkan kongreye muhtaç, kongre de başkana muhtaç. Dolayısıyla bu muhtaçlıktan dolayı karşılıklı iyi geçinme ve denetleme söz konusu oluyor."

2 Kasım 2012 Cuma

12 EYLÜL DARBESİ VE BÜLENT ECEVİT


12 Eylül Darbesi, her daim söylendiği gibi, "toplumun üzerinden bir silindir gibi" geçmişti.
Gözaltılar, idamlar, işkenceler, sansürler, yasaklar...
Kısacası demokrasi rafa kaldırılmıştı.
Partiler kapatılmış, liderlerine de 10 yıl siyaset yasağı konmuştu.(Fakat bu yasak 1987'de kaldırıldı.)
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan...






12 Eylül Darbesi sırasında CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit, darbe konusundaki düşüncelerini Milliyet gazetesinden Fikret Bila'ya verdiği röportajda dile getirmişti. O röportajdaki bazı satır araları oldukça önemli söylemler içeriyordu.

"ATATÜRK'ÜN VASİYETİNİ ÇİĞNEDİLER"

Bülent Ecevit, 12 Eylül Darbesi'nin düzenleyicilerini Atatürk'ün vasiyetini çiğnemekle suçluyordu: "27 Mayısçıların yapmak isteyip de CHP'nin karşı çıkması üzerine yapamadığı bir şeyi, yani Atatürk'ün yasal vasiyetini çiğneyerek Türk Dil ve Tarih Kurumlarını devletleştirme eylemini de '12 Eylülcüler' gerçekleştirdiler. Atatürk'ün vasiyetini çiğneyerek oluşturulan yeni kuruluş da, bu eyleme öncülük etmiş olan Sayın Kenan Evren'i geçen gün ödüllendirdi."

"LAİKLİKTEN EN BÜYÜK ÖDÜNLER DARBE DÖNEMLERİNDE VERİLDİ"

Bülent Ecevit, konuşmasının bir yerinde, Türkiye'de laiklikten en büyük ödünlerin demokrasi işlerken değil, demokrasinin askıya alındığı dönemlerde, yani silahlı kuvvetler işbaşındayken verildiğini söylüyordu.

MİLLİ GÜVENLİK KURULU'NDA AĞAÇ KESME KONUSU

Bülent Ecevit, askerin siyasetteki konumuna ilişkin bir anısını da aktarıyordu: "1974'te Başbakan olduktan sonra ilk kez Milli Güvenlik Kurulu toplantısına katılacaktım. Milli Güvenlik Kurulu gündeminde eskiden kalma ne gibi konular bulunduğu öğrenmek istedim. Önüme bir-iki sayfalık bir not geleceğini sanıyordum. Fakat kalın bir klasör geldi. Bu klasördeki Milli Güvenlik Kurulu gündemine girmiş ve karara bağlanmamış konuları okudukça hayrete düştüm. Konulardan biri şuydu: 'Erzurum'daki Atatürk Üniversitesi bahçesinin bilmem hangi köşesindeki ağaçlar kesilsin mi kesilmesin mi?' Böyle bir konunun milli güvenlikle hiçbir ilgili söz konusu olamazdı. Fakat belli ki asıl yetkili olan sivil kuruluşlar aralarında anlaşamayınca konuyu Milli Güvenlik Kurulu'na aktarmışlardı, yani askere havale etmişlerdi. Sivillerin böyle kendiliklerinden askere havale ettikleri konular da askerlerin devlet işlerindeki ağırlıklarını gitgide artırmıştır."

"DARBE YAPILMADAN ÖNLENEBİLİRDİ"

Bülent Ecevit, yaşanan terör olaylarının darbe yapılmadan da önlenebileceğini düşünüyordu: "Sıkıyönetim komutanlarının yetkileri sınırsız denebilecek kadar, Başbakan'ın isteklerini geri çevirecek kadar genişti. Eğer bu yetkiler gereğince kullanılsaydı herhalde devlet yönetimine el koyulmaksızın da terör büyük ölçüde önlenebilirdi."

NOT: Röportajın tamamına Milliyet gazetesinin 28.05.1990 tarihli arşivinden ulaşabilirsiniz.


TURGUT ÖZAL ZEHİRLENDİ Mİ?



Turgut Özal zehirlendi mi?
Bu soru yıllardan beri konuşulur... Turgut Özal'ın zehirlenerek öldürüldüğünü düşünenlerin sayısı oldukça fazlaysa da bugüne kadar bu düşüncelerini somut delilleriyle kanıtlama şansına sahip olamadılar.
Ancak kısa bir süre önce herkesi heyecanlandıran bir gelişme yaşandı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatı üzerine, ailenin de izin vermesiyle, Turgut Özal'ın mezarı 2 Ekim günü açıldı.
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın vücudundan örnekler alındı ve incelenmeye başlandı.
Artık 20 sene sonra herkesin kafasındaki sorunun cevabı verilecekti...

AHABER'de Can Okanar'ın sunduğu Ajans programına katılan Turgut Özal'ın bakanlarından Eski Devlet Bakanı Vehbi Dinçerler konu hakkında önemli bilgiler verdi.

"ZEHİRLENDİĞİ KANAATİNDE DEĞİLİM"

Turgut Özal'ın zehirlendiği kanaatini taşımadığını belirten Dinçerler, "Zehirlenme var mıdır, yok mudur uzmanlar konuşsun o konuda. Ben siyasi birikimleri, tecrübeleri, bilgileri ve diğer değerlendirmeleri hesaba katarak, bunların hepsini süzerek bugüne kadar dedim ki: 'Ben Turgut Bey'in zehirlendiği kanaatinde değilim'. Hala da aynı kanaati taşıyorum."

NİYE OTOPSİ YAPILMADI?

Dinçerler, Devlet Denetleme Kurulu'na bildiklerini anlattığını belirtti ve konuşmasını şu şekilde sürdü: "Millet tarafından çok sevilen bir cumhurbaşkanının ölümüne otopsi yapılmıyor. Gene yayınlardan öğreniyorum ki, eski Adalet Bakanlığı Müsteşarlarından Arif Yüksel Bey o sırada herkesin içerisinde yüksek sesle, 'Bu önemlidir, otopsi yapalım' demiş. Fakat ailesinin, özellikle de Semra Hanım'ın, hayır demesiyle otopsi yapılmamıştır. İşte birinci akıl tutulması bu. Niye otopsi yapılmasın? "

"1988'DEKİ SUİKAST ARAŞTIRILMALI"

Vehbi Dinçerler, asıl araştırılması gerekenin 1988 yılında Turgut Özal'a yönelik suikast teşebbüsü olduğunu söyledi:"1988 olayında bir fail var, tabanca sıkılmış, yaralanma olmuş. Sıkanlardan, ben iki kişi diyorum, halen ikinci kişi bulunamadı. Araştırılmadı bile. İki kişiyi ben gözümle gördüm, benimle beraber görenler de var. Esas akıl tutulmalarından biri de budur. Olay araştırılmadı ve Turgut Bey kendisi araştırdı. Televizyonları izledi, 10-15 kere izlediğini bize söyledi. Fakat ben buldum ama söylemeyeceğim dedi. "

Esas ölümü şüpheli kılanın 1988'deki suikastin araştırılmaması olduğunu belirten Vehbi Dinçerler, "Korkut Özal'ın da artık konuşması gerekir" diye konuştu.


1 Kasım 2012 Perşembe

12 Eylül Darbesi'nin Ardından Kurulan Kabine



12 Eylül 1980 günü askerlerin yönetime el koymasından kısa bir süre sonra yeni kabine açıklandı. İşte o kabinenin üyeleri:

Başbakan: Bülend Ulusu
Başbakan Yardımcısı: Turgut Özal
Başbakan Yardımcısı: Zeyyat Baykara
Devlet Bakanı: Mehmet Özgüneş
Devlet Bakanı: Prof. Nimet Özdaş
Devlet Bakanı: Prof. İlhan Öztrak
Adalet Bakanı: Cevdet Menteş
Milli Savunma Bakanı: Ümit Haluk Bayülken
İçişleri Bakanı: Selahattin Çetiner
Dışişleri Bakanı: İlter Türkmen
Maliye Bakanı: Kaya Erdem
Milli Eğitim Bakanı: Hasan Sağlam
Bayındırlık Bakanı: Tahsin Önalp
Ticaret Bakanı: Kemal Cantürk
Sağlık Bakanı: Prof. Necmi Ayanoğlu
Gümrük ve Tekel Bakanı: Recai Baturalp
Tarım ve Orman Bakanı: Prof. Sebattin Özbek
Ulaştırma Bakanı: Necmi Özgür
Çalışma Bakanı: Prof. Turhan Esener
Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Şahap Kocatopçu
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: Serbülent Bingöl
Turizm ve Tanıtma Bakanı: İlhan Evliyaoğlu
İmar ve İskan Bakanı: Şerif Tüten
Köyişleri Bakanı: Münir Güney
Gençlik ve Spor Bakanı: Vecdi Özgül
Sosyal Güvenlik Bakanı: Sadık Şide
Kültür Bakanı: Cihat Baban