28 Aralık 2013 Cumartesi

Yılmaz Güney Kimdir? Kısaca Hayatı - Biyografisi



Yılmaz Güney, kimliğinde yazan adı ile Yılmaz Tütün, 1 Nisan 1937 yılında Adana'da doğdu. Çocukluk yıllarında sinema salonlarında çalıştı. Türk sinemasına ilk adımını da öyle atmış oldu. Ama hayatını değiştiren olay yönetmen Atıf Yılmaz'la tanışmasıyla oldu. Asistanı olarak işe başladı. 

"Bu Vatanın Çocukları" ve "Ala Geyik" filmlerinin senaryolarını yazdı. Bu filmlerde oyunculuğa da ilk adımını attı. Her ne kadar sinemacı kimliğiyle bilinse de edebiyatla ilişkisi de hep güçlü oldu. Hayatına yön veren olaylar da kalemi nedeni ile başladı. 1961 yılında 18 ay hapis cezası aldı. Mahkumiyeti biter bitmez de beyaz perdeye geri döndü. Küçük bütçeli filmlerde başı dik duran Anadolu çocuğu rolleriyle bütünleşti. Kendine sarsılmaz bir yer edindi. "Çirkin Kral" lakabı da o dönemde geldi. 

Güney, o zamana kadar olan oyuncu profilini altüst etti. İyilerin yakışıklı, kötülerin de çirkin olduğu dönemler geride kaldı. Efsaneleşmeye doğru giderken yönetmen koltuğuna da oturdu. Türk sinemasının önemli filmlerinden "Umut"u çekti. Altın Koza Film Festivali'nde en iyi film ödülünü aldı. Sonraki yıllarda Çirkin Kral'ın kariyeri de özel hayatı da hareketli geçti. 12 Mart Darbesi sırasında 10 yıl hapse mahkum edildi. Genel afla çıktı. Klasikler arasında yer alan ve müziğiyle de çok sevilen "Arkadaş"ı da o yıl çekti. Ancak Çirkin Kral'ı yine mahpusluk bekliyordu. Adana'da bir hakimin öldürülmesine karıştı. 19 yıl hapse mahkum edildi. 

Cezaevinde de üretmeye devam etti. O dönemde kaleme aldığı "Sürü" ve "Yol" filmleri, Türk sinemasının klasikleri arasına girdi. 1981'de Isparta Yarı Açık Cezaevi'nden izinli olarak ayrıldı. Bir daha vatan topraklarına dönmedi. "Yol" filminin kurgusunu tekrar yaptı. Cannes Film Festivali'nde en iyi senaryo ödülünün sahibi oldu. Güney, yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983'te Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Aynı yıl Fransa'da "Duvar" adlı filmin yönetmenliğini yaptı. 9 Eylül 1984'te yaşamını yitirdi. 

Kaynak

Simge Fıstıkoğlu ile Yeni 1 Gün, Show TV

17 Aralık 2013 Salı

Orhan Veli Kanık Kimdir? Kısaca Hayatı ve Edebi Kişiliği


Türk şiirinin hececi şairlerinden Orhan Veli Kanık, 1914 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde yapan Orhan Veli, daha sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne girdi. Ancak üniversite eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Çeşitli resmi görevlerde memur olarak çalıştı.

Orhan Veli Kanık'ın ilk şiirleri 1936 yılında Varlık Dergisi'nde yayımlandı. Şiirlerinde yerleşik kalıp ve klişeleri yıkan basit ve sade halk dili ile sıradan insanın güncel yaşamına eğilen Orhan Veli, arkadaşları Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile "Garip" akımını kurdu. 1947 yılında "Yaprak Dergisi"ni çıkardı. 1947-1950 yılları arasında 28 sayı yayımlanan dergi, Orhan Veli'nin 14 Kasım 1950'de ölümü üzerine "Son Yaprak" adını taşıyan son sayısı ile yayımını durdurdu.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Orhan Veli'nin gençlik dönemi şiirleri, Ahmet Hamdi ve Ahmet Muhip Dıranas etkilerini taşır. Fransız sembolistlerinden de dikkate değer biçimde etkilendi. Daha sonra "Garip" akımının oluşumuna yol açan "yadırgatıcı" şiirlerini yazdı. Melih Cevdet ve Oktay Rifat ile birlikte şiirin "insanın beş duyusuna değil, aklına hitap eden bir sanat" olduğunu belirterek yeni akımın en temel ilkesini açıkladı.

Orhan Veli, şiirde sürekli bir arayışın simgesi oldu. Oktay Rifat'ın deyimi ile "Şiirde birkaç kuşağın arka arkaya gerçekleştirebileceği hızlı değişimleri birkaç yıl içine sığdırmıştır." Orhan Veli'nin yayımlanan eserleri arasında "Garip ve Vazgeçemediğim", "Destan Gibi", "Yenisi", "Karşı" adlı kitaplar sayılabilir. 

Orhan Veli Kanık, 14 Kasım 1950 tarihinde hayatını kaybetti.

KAYNAK

Milliyet gazetesi, 14.11.1985, s.12

12 Aralık 2013 Perşembe

Yusuf Atılgan Kimdir? Hayatı ve Eserleri


1921 yılında Manisa'da doğan Yusuf Atılgan, 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Maltepe Askeri Lisesi'nde kısa bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra, Manisa'nın Hacırahmanlı köyündeki çiftliğine çekildi.

1957-1958 Yunus Nadi Roman Yarışması'nda ikincilik kazanan romanı "Aylak Adam"la edebiyat dünyasının ilgisini çekti. Varlık dergisindeki öykülerinden sonra uzun bir suskunluk dönemine giren Atılgan, 1970 yılında Cumhuriyet gazetesinin Sanat ekinde yayınlanan "Yük" adlı öyküsüyle yeniden edebiyata döndü.

Öykü ve romanlarında iç içe çağrışımlarla yürüyen bir anlatımla, köy, kasaba ve kent insanının iç dünyasını, bilinçaltını sergileyen, çevresiyle uyuşmazlığını ve yabancılaşmasını yansıtan Atılgan'ın başlıca yapıtları, "Aylak Adam", "Bodur Minareden Öte" ve Ömer Kavur tarafından filme alınan ve pek çok ödül alan "Anayurt Oteli"dir. 

Yusuf Atılan, 1989 yılında hayatını kaybetti. 

ANAYURT OTELİ
1973 yılında yayınladığı ikinci ve son romanı Anayurt Oteli toplum dışına düşmüş, yabancılaşmış bir bireyi anlatır. Romanın kahramanı Zebercet de Aylak Adam'ın C.'si gibi bir uç kişiliktir. Yaşamın sınırlarına dayanmıştır. Zaten romanın sonunda, insanların dünyasından iyice kopardığı, ıssızlaştırdığı otelde, ortalıkçı kadını da öldürdükten sonra kendini asacaktır. Anayurt Oteli iyice damıtılmış bir anlatıdır. Olaylar, ayrıntılar, anılar bir matematikçi gibi hesaplanmış, bir iç düzene kavuşturulmuştur.[1]
KAYNAKÇA

[1] Ahmet Oktay, Milliyet gazetesi, 21.10.1989, s.12
 Milliyet gazetesi, 10.10.1989, s.12

9 Aralık 2013 Pazartesi

Hezarfen Ahmet Çelebi Kimdir? Kısaca Hayatı


Hezarfen Ahmet Çelebi, Evliya Çelebi'nin verdiği bilgilere göre 17. yüzyıl Osmanlısında 4. Murat döneminde yaşar. 10. yüzyılda yaşamış Türk alimlerinden Nişaburlu İsmail Cevheri'nin çalışmalarından yararlanır. "Kuşlar kanatlarıyla uçabiliyorsa insanlar bunu neden yapamasın?" der Hezarfen ve kendi imal ettiği dev kanatlarla sayısız deneme yapar. 

35 metre yüksekliğindeki Galata Kulesi'nden kendini boşluğa bıraktığında padişah ve İstanbul onu izlemektedir. Meraklı gözlerin üstünde kuşlar gibi uçan Hezarfen, boğazın karşı kıyısına Üsküdar Doğancılar Meydanı'na konar. O artık uçmanın, kanatlanmanın ve özgürlüğün de sembolüdür. 

İlminin genişliği sebebiyle kendisine "Bin Bilimli" anlamında "Hezarfen" denilen Ahmet Çelebi, takma kanatlarla mekanik olarak uçmayı başaran ilk insan kabul edilir. 

Ahmet Çelebi, önce Okmeydanı'nın minberi üzerinde rüzgarın sert olduğu sırada kartal kanatlarıyla 8-9 kere havada uçarak talim etmiştir. Murat Han, Sarayburnu'ndaki Sinan Paşa Köşkü'nde boğazı seyrederken Hezarfen Galata Kulesi'nin tepesinden lodos rüzgarıyla Üsküdar'a kadar uçabilmişti. 

Evliya Çelebi'nin verdiği bilgilere göre Cezayir'e sürülmüş ve burada hayatını kaybetmiştir. 

KAYNAKÇA

TRT Haber, Turkuvaz programı, 88. bölüm

Turgut Uyar Kimdir? Turgut Uyar'ın Hayatı Kısaca


Turgut Uyar, 1927 yılında Ankara'da doğdu. 1946'da Bursa Askeri Lisesi'ni, 1947'de de Askeri Memurlar Okulu'nu bitirdi. Personel subayı olarak çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, 1958'de askerlikten ayrılıp, Türkiye Selüloz ve Kağıt Sanayii'nde memurluk yaptı. 1969'da kendi isteğiyle emekli oldu. 

İlk şiiri, 1947 yılında Yedigün dergisinde yayımlandı. Kaynak dergisinin düzenlediği yarışmada ikincilik kazandı. Yarışmada seçiciler kurulunda bulunan Nurullah Ataç'ın daha sonra da titizlikle izlediği ve beğendiği bir şair olarak dikkatleri üzerine çekti. Şiirleri Varlık, Dost, Pazar Postası, Değişim, Papirus, Yeni Dergi, Türk Dili, Oluşum gibi dergilerde çıktı.

Şairin ilk şiirlerini topladığı "Arz-ı Hal" (1949)'de çeşitli etkilenmeler, ikinci kitabı "Türkiyem"de ise etkilerin azaldığı, çevre izlenimlerinin, kişisel duyguların ve içli bir anlatımın sürdüğü gözlenir. Uyar, "Dünyanın En Güzel Arabistan"ı (1959) ile ustaca değişimin içine girer.

İkinci Yeni şiir anlayışının en yetkin örnekleri sayılan şiirleri "Tütünler Islak" (1962) adlı kitabında yer alır. "Her Pazartesi" (1968) adlı şiir kitabı şairin İkinci Yeni öncesiyle İkinci Yeni döneminin bir bileşimi gibidir.

"Tütünler Islak"la Yeditepe Şiir Armağanı'nı ve Lucretius'tan Tomris Uyar'la birlikte yaptığı "Evrenin Yapısı" adlı çevirisiyle de 1975 TDK Çeviri Ödülü'nü kazandı.

Turgut Uyar, 1985 yılında hayatını kaybetti.

Turgut Uyar, Çağdaş Türk şiirinin önde gelen adlarından biriydi. İnsanın mutluluk arayışını dile getiren Uyar, imge düzeniyle genç kuşakları da etkilemişti...

KAYNAKÇA

Milliyet gazetesi, 22.08.1987, s.10
Milliyet gazetesi, 23.08.1985, s.9

5 Aralık 2013 Perşembe

Nelson Mandela Kimdir? Nelson Mandela'nın Hayatı


Nelson Mandela, 18 Temmuz 1918'de bir kabile şefinin oğlu olarak dünyaya geldi. Methodist okullara devam etti ve Fort Hare'de siyahların gittiği üniversiteye 1938'de kabul edildi. Ancak, Oliver Tambo ile bir öğrenci boykoyu örgütleyince üniversiteden 1940'ta kovuldu. 

Nelson Mandela, ağır siklet olarak boks yaptı ve öğrencilerin çoğunluğunu beyazların oluşturduğu Witwatersrand Üniversitesi'nde hukuk eğitimi gördü.

Mandela, Tambo ve Sisulu, Afrika Ulusal Kongresi Gençlik Derneği'ni 1944'te kurdular. Bu derneğin 1950'de başkanı olan Mandela, Afrika Ulusal Kongresi'nin 1952'de düzenlediği direniş kampanyasının da örgütleyicisi oldu.

Mandela ve Tambo, Güney Afrika'nın ilk siyah hukuk danışmanlığı şirketini kurdular. Ancak, 1952'de Komünizmi Ezme Yasası gereğince, halk ayaklanmasını teşvik etmekten suçlu bulundular. Bundan sonra, Mandela'nın çalışmalarını engelleyen bir dizi emirler geldi.

Mandela, gizlice çalışmalarını yürütmeye devam etti. Özgürlük Bildirisi'ni imzalayan siyah ve beyaz 155 Güney Afrikalı ile birlikte Aralık 1956'da ihanetle suçlandı. 

Dava 1960'ta sona erdi ve bütün sanıklar serbest bırakıldı. Ancak, Mandela yeniden tutuklanırım kuşkusuyla yer altına geçti ve böylece 17 ay mücadelesini gizlice yürüttü.

Güney Afrika'da planlanan iki günlük grevin polis tarafından ezilmesinden sonra, Mandela ve Afrika Ulusal Kongresi içindeki bir grup arkadaşı, silahlı mücadelede karar kıldılar. Mandela, yayınladığı bir bildiride, "Barışçı bir propaganda ve mücadele için bize her imkan kapatılmıştır. Afrikalılar, hükümetin baskıcı siyasetlerini protesto etmek için barışçı bir şekilde evlerinde oturma hakkına bile artık sahip değildir" dedi.

Nelson Mandela, Afrika Ulusal Kongresi'nin yasadışı ilan edilerek kapatılmasından önce, bu örgütün başkan yardımcısıydı. Silahlı mücadele kararından sonra, bu örgütün "Ulusal Mızrağı" adlı askeri kanadının ilk komutanı oldu. Mandela, Afrika'da dolaştı, askeri eğitim aldı ve örgütüne destek sağlamaya çalıştı. Güney Afrika'ya dönüşünde 1962'de tutuklandı ve ülkeyi yasadışı yollardan terk ettiği ve siyahları isyana kışkırttığı gerekçesiyle beş sene ağır iş cezasına çarptırıldı.

Haziran 1964'te Mandela ve yedi arkadaşı, ömür boyu hapisle cezalandırıldılar. Mandela, 1962 yılında girdiği cezaevinden 1990 yılında çıktı. 

Nelson Mandela, 10 Mayıs 1994'te Güney Afrika'nın ilk siyah Devlet Başkanı oldu. 5 Aralık 2013'te hayatını kaybetti.

KAYNAK: Milliyet gazetesi, 12.02.1990, s.4

4 Ağustos 2013 Pazar

Hacı Bektaş-ı Veli Kimdir? Kısaca Hayatı



Hacı Bektaş-ı Veli, 1209 yılında doğdu. Anadolu'ya Horasan'dan gelen Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Erenleri olarak bilinen Hoca Ahmet Yesevi'nin yolunu izleyen erenlerdendir. Hocası, Ahmet Yesevi'nin talebelerinden olan Lokman Perende'dir. 

Kırşehir'e yerleşip orada kurar dergahını. Onun dergahından yetişen birçok veli, Anadolu'nun ve Balkanlar'ın İslamlaşmasında öncü vazifeler ifa eder. Sarı Saltuk Rumeli'de, Geyikli Baba Bursa'da, Karaca Ahmet İstanbul'da kilitli gönülleri, kapalı kapıları açan birer anahtar gibidirler. 

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve yayılışında ilham kaynağı velilerden olan Hacı Bektaş-ı Veli, yeniçerilerin de piriydi aynı zamanda. Yeniçeriler törenlerde Gülbank çeker, bu duada pirin adını zikrederdi. 

Anadolu'daki halktan İstanbul'daki tebaaya kadar birçok gönüle girmeyi başarmış bu velinin yolu, Bektaşilik adı altında yaşadı yıllarca.


ESERLERİ

Velayet-name-i Hacı Bektaş-ı Veli
Makalat
Kitabu'l Fevaid
Şerh-i Besmele
Şathiyye
Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye

KAYNAKÇA

Turkuvaz programı 63. bölüm, TRT Haber

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Yiğit Bulut - Derin Analiz - 02.08.2013 - TRT Haber


Başbakan Erdoğan'ın danışmanı Yiğit Bulut, TRT HABER'de yayınlanan 'Derin Analiz' programında, Türkiye'deki medya yapılanması ve finansal düzen hakkında açıklamalarda bulundu. İşte Yiğit Bulut'un açıklamalarından önemli bölümler:

Türkiye'de medya konusunu tartışırken çok dürüst ve cesur olmak lazım.

Eskiden hükümetlerle basın organik olarak kol kola girmiş ve 1994'te Türkiye'nin en büyük gazetesinin el değiştirmesinden sonra o gazetenin genel yayın yönetmeni, bir holdingin CEO'su gibi davranmıştır. Holdingin CEO'su gibi davranarak patronajla hükümet arasındaki ilişkiyi kurmuştur.

"MİLLETİN VARLIĞINI TRANSFER ETMEYE ALIŞMIŞ BURJUVA MEKANİZMASI"

Türkiye'de sermaye birikiminin 60 yıl geriye gitmesi ve bu sermaye birikiminin yüzyıllardan gelen bir ailesel veya üretimsel bir birikim değil tam tersi devlet varlıklarının transferine dayanması, yani Türkiye'de 1946 devalüasyonu sonrası bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasının zorlanması ile devlet-millet varlığını transfer etmeye alışmış bir burjuva mekanizması ortaya çıkmıştır. 

Geçmişte patronlar, gerçek gazetecilere hiçbir zaman sahip çıkmadı.

Bu siyasi otorite, basınla arasındaki mesafeyi koruyan Türkiye'nin tek seçilmiş hükümetidir. 

Bu ülkede 1980 ile 2001 arasında başbakan ve bakanlar sermaye grupları veya medya patronları tarafından pijamalarla, şortlarla karşılandılar. 

Türkiye'deki şu anki basın sorunu, son 60 yıldaki organik ilişkilerinden kaynaklanıyor. 

"HALKIN SIRTINDAN 1,5 TRİLYON DOLAR TRANSFER EDİLDİ"

Geçmişte sermaye gruplarının halkın sırtından transfer ettiği paralar, 1,5 trilyon dolara yaklaştı son 33 yılda. Sadece 1980 ile 2002 arasında ödediğimiz faiz ve terörün maliyeti bize 1,5 trilyon dolara mal oldu. 

Bugün yaşananların faturasını dış basının da desteğiyle sadece Erdoğan'a kesmek vicdansızlıktır.

Mevcut medya yapılanması demokratik bir devlet yapısına müsaade etmiyorsa dağılmaya mecburdur.

Bu ülkede kim halkın menfaatini yerleşik düzene karşı korumaya kalktıysa, yerleşik düzen onu yok etmeye çalıştı.

"DÜNYADA ESAMEN OKUNMUYORSA GERÇEK BİR SANAYİCİ DEĞİLSİNDİR"

Eğer sen sadece kendi halkına, zamanında devlete kurdurduğun koruma duvarları eşliğinde bir şeyler satıyorsan, sen sadece kendi ülkenin sınırları içinde varsan, dünyada esamen okunmuyorsa sen gerçek bir sanayici değilsindir. Hiç kimse bozulmasın. 

Biz bundan 50 sene önce televizyon üretiyorduk. Kore'deki adam, 10 sene önce elektronik firmasını kuruyor ve 10 sene sonra piyasa değeri 500 milyar dolara geliyor. 

Türkiye'de 60 yıldır sanayi sektörü montaj sanayinin ötesine geçemedi

Bilgi temelli bir dünya kurulurken Türkiye'deki sanayinin hantallığını koruma çabası tartışılmalı.

Yerli sermayenin global ticarette yeri varsa içerideki hükümetlerle uğraşma peşinde olmaz.

Bugünkü medya 2002'den önce 28 Şubat ile ilgili manşet atabilme cesaretinde miydi?

"FİNANSAL VESAYET DE VARDI"

Türkiye'de sadece askeri vesayet değil, finansal vesayet de vardı. 

Geçmişte hangi başbakan Türkiye'deki finansal vesayetle, finansal yapılanma ile ilgili konuştu? İlk defa vatandaşın lehine finansal düzenlemeler için adım atılıyor.

İÇKİ VE SİGARA LOBİSİ

Bugün dünyada hiçbir lider içki ve sigara lobisine karşı durmaya cesaret edemez. 

Dış basın, sistematik bir biçimde Türk hükümetini itibarsızlaştırmaya çalışıyor. 

Mısır'a şu an İslam ülkelerinden de yeterli tepki gelmiyor.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Sovyetler Birliği'ni Ziyaret Eden İlk ABD Başkanı


Sovyetler Birliği'ni ziyaret eden ilk Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Richard Nixon'dur.  Bu ziyaret Mayıs 1972'de gerçekleşmiş ve nükleer silah üretiminin sınırlandırılmasını öngören bir antlaşma imzalanmıştır. 

Richard Nixon, Sovyetler Birliği'ne yaptığı resmi ziyaretin ardından kongrede yaptığı konuşmada, Moskova ziyaretinin Sovyetler Birliği ve Amerika'yı uzun zamandır ayırmakta olan birçok sorunun çözümlenmesi yolundaki hedefine ulaştırdığını belirtti. 

Nixon, "Moskova antlaşması olmasaydı silahlanma yarışında Amerika'nın zararına yeni bir hızlanma başlayabilirdi" dedi. [1]


RİCHARD NİXON KİMDİR?

Richard Nixon, 1913 yılında Amerika'da doğdu. Hukuk öğrenimi gördü. İkinci Dünya Savaşı'nda orduda görev yaptı. 1947'de Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olarak Temsilciler Meclisi'ne seçildi. 1953 ile 1961 yılları arasında başkan yardımcılığı yaptı. 20 Ocak 1969 ile 9 Ağustos 1974 tarihleri arasında da başkanlık yaptı. 

Mayıs 1972'de Sovyetler Birliği'ne yaptığı ziyaretten önce Şubat 1972'de Çin Halk Cumhuriyeti'ni ziyaret etmiştir. 

"Watergate Skandalı" olarak bilinen olayın ardından istifa etti. ABD tarihinin istifa eden tek başkanıdır. 1994 yılında hayatını kaybetti. 

[1] Milliyet gazetesi, 03.06.1972

Şehzade Mustafa Neden Öldürüldü?


Kanuni Sultan Süleyman, oğlu Şehzade Mustafa'yı neden öldürttü? Bu konuda iki tarihçinin yorumunu derledik.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Habertürk'te katıldığı bir programda, Şehzade Mustafa'nın öldürülmesiyle ilgili şu yorumu yaptı:
Kardeş katli cevaz verilmiştir. Sebebi, bir kardeşin isyana teşebbüs etmesidir. Kardeşin böyle bir tertibi olmayıp onun adına belirli bir grubun bir teşebbüste bulunması çok şeyi değiştirmiyor. 
Şehzade Mustafa'nın maalesef bulunduğu sancakta etrafının da tertibiyle bir isyan havasına girdiği açık ve orduda da taraftarları var. Böyle bir şeye 16. asırda tahammül edilemez. Orada padişahın evladını katlettirmesi, herhangi bir adamın evladını katlettirmesine benzemiyor. Bizim insanlarımız maalesef bu soyutlamayı yapamıyor.
Konu üzerine Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu'nun TVNET ekranlarında yayınlanan 'Tarihçe' programında yaptığı değerlendirme şu şekilde:
Şehzade Mustafa, mektupları olmasa bile sadece kendisine tuğra çektirdiği için idam edilirdi. Tuğra çektirmek yalnızca padişahlara mahsustur. O mührü siz kendi adınızla kazdırdığınız zaman padişahlık iddia ediyorsunuz demektir. Devletin bölünmesine çalışıyorsunuz demektir. Devlet, Osmanlı geleneğine göre, kutsal olduğundan buna dokundurmazlar. O yüzden evlatlarını da, yeğenlerini de, kardeşlerini de kurban ederler. 

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Türkiye Osmanlı Devleti'nin Devamı mı?


Peyami Safa, "Türkiye Osmanlı'nın devamı mı?" sorusunu yıllar önce bir yazısında cevaplıyor. İşte Peyami Safa'nın o yazısı:

Bazı makalelerimde "Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Devleti, Osmanlı Meşrutiyeti, Osmanlı münevveri, Osmanlı şairi, Osmanlıca..." deyimlerini kullanırım. "Osmanlı"yı "Türk"ten ayırıyormuşum zannını veren bu vasıflandırmalar, beni yazılı ve sözlü sorular karşısında bırakıyor. "İstizah" sınırını aşıp itiraz halini alan bu sorular şöyle özetlenebilir:
-Bugünkü Türk Devleti Osmanlı Devleti'nin devamı değil midir? Rejim değiştirmekle bir devletin bünyesi ve mahiyeti değişir mi? Osmanlı Devleti yabancı bir devlet midir? Osmanlılar Türk değil midirler?
Hiç şüphesiz bugünkü Türk Devleti, Osmanlı Devleti'nin devamıdır. Coğrafyası, tarihi, dili, kanunları, mülki teşkilatı aynıdır. Cumhuriyet rejimini kuranlar Osmanlı ricalidir. Edebiyat tarihimiz, galip tarafiyle, Osmanlı edebiyatı tarihidir. Milli kütüphanelerimiz Osmanlı kütüphaneleridir. Sanat abidelerimiz: Camiler, şadırvanlar, çeşmeler, medreseler ilh... Osmanlı mimarisidir. Osmanlı milleti Türk milletiydi. Atalarımızdı. Her Türk'ün müşterek soyadı "Osmanlı"dır. Bunu inkar etmek için coğrafyayı, tarihi, dini, dili, hukuku, ecdadımızı inkar etmek, soysuzluğu kabullenmek lazımdır. Bir devletin rejimi, hatta adı değişebilir, siyasi coğrafyası, tarihi, dini, dili ve teşkilatı aynı kaldıkça bünyesi ve mahiyeti (yani kendisi) devam ediyor demektir.

Osmanlı Devleti veya Osmanlı münevveri gibi tabirler, Cumhuriyetten evvelki devirleri kısaca ve kolayca hatırlatmak için bir tasarruftur, elverişliliktir, yoksa ayrı bir varlığın ve mahiyetin ifadesi değildir. Türk olduğumuz ne kadar muhakkaksa Osmanlı olduğumuz da o kadar aşikardır

KAYNAK

Peyami Safa, Milliyet gazetesi, 07.02.1959, s.2

28 Temmuz 2013 Pazar

Gülse Birsel Kimdir?


Gülse Birsel, 11 Mart 1971'de İstanbul'da dünyaya geldi. Lise öğrenimini Beyoğlu Anadolu Lisesi'nde yaptı. Yükseköğrenimini ise Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde tamamladı. Üniversite öğrenimini sürdürürken Aktüel dergisinde çalışmaya başladı. 

Üniversiteden mezun olduktan sonra Columbia Üniversitesi'nde sinema üzerine mastır yaptı. Türkiye'ye geldikten sonra kısa bir süre ATV'de çalıştı. Ardından önce Esquire dergisinde, daha sonra da Harper's Bazaar dergisinde görev yaptı. 2001 yılından itibaren Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladı. 

2002 yılında ATV ekranlarında yayınlanan "G.A.G" adlı programın hem yazarlığını hem de sunuculuğunu yaptı. 

2003 yılında "Gayet Ciddiyim" isimli kitabını yayınlandı. Kitap, uzun süre çok satanlar listesinde yer aldı. 

ATV'de yayınlanan "Avrupa Yakası" adlı dizide senarist ve oyuncu olarak yer aldı. 

İlk sinema deneyimini "Hırsız Var" adlı filmle yaşadı. Daha sonra 2009 yılında "Yedi Kocalı Hürmüz" filminde de oynadı.

2012 yılında Kanal D ekranlarında yayınlanan "Yalan Dünya" dizisinin senaristi ve oyuncusu olmuştur. 

KİTAPLARI

Gayet Ciddiyim
Hala Ciddiyim
Yolculuk Nereye Hemşerim? 
Velev ki Ciddiyim?
Yazlık

Sabahattin Ali Kimdir? Hayatı ve Eserleri


Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne'de doğdu. Babası Yüzbaşı Selahattin Ali'nin görevi nedeniyle öğrenimini farklı okullarda sürdürdü. İlkokulun ardından Balıkesir Öğretmen Okulu ve İstanbul Öğretmen Okulu'nda okudu. Bir süre Almanya'da eğitim gördükten sonra Türkiye'ye döndü. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptı.

1932 yılında okuduğu bir şiirden dolayı cezaevine girdi, fakat af çıkması üzerine serbest kaldı. 1935 yılında Aliye Hanım ile evlendi. Musiki Muallim Mektebi ve Ankara Devlet Konservatuarı'nda öğretmenlik yaptı.

İlk şiirleri Çağlayan dergisinde yayınlandı. Yedi Meşale, Varlık ve Resimli Ay dergilerinde yazıları çıktı. 

1945 yılında Yeni Dünya ve La Turquie gazetelerinde yazmaya başladı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'le birlikte çeşitli dergiler çıkardı. Bu dergilerde yayınlanan bir yazısından ötürü üç ay hapis yattı. Sabahattin Ali, kendisine uygulanan baskılardan dolayı yurtdışına gitmeye karar verdi. Fakat pasaport verilmeyince kaçak olarak gitmeye çalıştı.  

2 Nisan 1948'de kendisini Bulgaristan'a götürmesi için anlaştığı bir kaçakçı tarafından öldürüldü. 

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Edebiyata şiirle başladı, ama asıl gücü hikayeciliğindedir. Öykülerinde konularını, Anadolu halkının ve köylülerinin yaşamlarından çıkaran Sabahattin Ali, daha çok realizmden natüralizme kayan bir gözlem gücü ile ezilen halkın acılarını dile getirdi. Ali, son yıllarında sembolik, hicivli masallar yazdıysa da hikayelerindeki güce ulaşamadı. [1] Aydınların, kentlilerin Anadolu insanına bakışını eleştirdi. 

ESERLERİ

Romanları
Kuyucaklı Yusuf
İçimizdeki Şeytan
Kürk Mantolu Madonna

Öyküleri
Değirmen
Kağnı
Hanende Melek
Ses
Yeni Dünya
Sırça Köşk
Kamyon
Bir Orman Hikayesi

[1] Milliyet gazetesi, 02.04.1988, s.10

Osman Gazi Kimdir? Osman Gazi'nin Hayatı


Osman Gazi, 9 Mayıs 1258'de doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, annesi ise Hayme Ana'dır. Kendisine "Kara Osman" ve "Fahreddin" de denilmiştir. 37 yıl saltanat sürdü. Orhan, Pazarlı, Çoban, Hamid, Alaaddin, Melik ve Savcı adlarında 7 oğlu, Fatma adında da bir kızı vardı. Yerine oğlu Orhan Gazi geçmişti.

Doğu'dan gelen Moğollar Anadolu'yu nüfuzları altına almışlardı. Anadolu Moğol egemenliğine girmiş sayılırdı. Selçuk İmparatorluğu son günlerini yaşıyor ve çöküyordu. Sultan Alaeddin Anadolu Türklerini kurtaracak tek güçlü kişinin Osman Bey olduğunu anladı. O'na "Beylik" verdi ve bir ferman gönderdi. Bundan sonra Anadolu Türkleri Moğollara isyan ettiler. Moğollar da Selçuklu Sultanı Alaeddin'i esir edip İran'a götürdüler.

BİR İMPARATORLUK DOĞUYOR...

Anadolu Türkleri başsız kalmıştı. Her yerde bir beylik vardı, ama bir baş yoktu. Beyler bir araya geldiler ve Osman Gazi'yi kendilerine baş seçtiler. Ve şöyle dediler ona:
-Sen Kayı Han neslindensin. Kayı Han, Oğuz Han'dan sonra başbuğ olmaya layıktır. Gün Han'ın vasiyeti üzerine Hanlık, Kayılara düşmektedir. Selçuk Sultanlığı artık yıkıldı. Ama Türk boyu yenilmedi. Sende Hanlığa liyakat var. Senin üstünde ittifak edelim. Zira Saltanat ittifakla olur. Biz seni Han tanıyoruz ve sana itaat ediyoruz.

Toplantıda Anadolu Türklerinin pirleri de vardı: Osman Bey'in kayınpederi Şeyh Edebali, Bektaşilerin piri Hacı Bektaş Veli ve Ahilerin piri Ahi Evran...

27 Ocak 1299 

Oğuz Han Hun Devleti'ni, Bumin Kağan Göktürk Devleti'ni, Selçuk Han Selçuklu Devleti'ni kurmuştu. Osman Bey de Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusuydu... Türk tarihinin en haşmetli, en kudretli ve en uzun ömürlü devleti, işte böyle kuruldu.

Osmanlılar artık Anadolu'nun büyük gücüydü. Gözleri Batı'daydı. Bizans İmparatorluğu'nun Tekfurları Türklerle baş edemiyorlardı. Osmanlı akıncıları almadık kent, yıkmadık kale bırakmamışlardı. Sıra Bursa'ya gelmişti. Ama Osman Gazi hastaydı. 1320'den sonra savaşlara katılamadı. Nikris denilen bir çeşit romatizma ayaklarına rahat vermiyordu. Seferlere oğlu Orhan Gazi çıkıyordu. Oğlunu Bursa'ya yollarken, "Sabır gerek" dedi, "Sabredeceksin ve zaferi kazanacaksın." Orhan Gazi babasının dediğini tuttu. Sabretti ve Bursa'yı aldı.

BURSA'NIN ALINIŞI

Osman Gazi, Bursa'nın alınışında bulundu. Hastaydı, elleri ve ayakları şişmişti. Çadırda yatıyordu. Zaferden sonra oğlunu ve kumandanlarını başına topladı:
-Sizlere ilk vasiyetim şudur: Savaşacaksınız, Türk'ün ve İslam'ın kuvvetini yaşatacaksınız. Bir an bile cenkten geri kalmayacaksınız. Cihadın kemaline varıp, sancağı daima yüce tutunuz. Müslümanlığa daima hizmet ediniz. Bu hanedan kuvvetini ve kudretini daima yaşatacak ve devam ettirecektir. Soyumdan her kim adaletten ve doğru yoldan geri kalırsa Peygamberimizin şefaatinden mahrum ola!

Sonra oğlu Orhan Gazi'ye döndü:
-Oğlum, ölüme itaat etmeyen bir padişah yoktur... Şimdi Allah'ın hüküm ve emri ile ölüm yaklaştı. Artık dünya zevklerinden ümidi kesmek gerek. Ey bahtiyar oğul! Bu devleti, bu emaneti sana bırakıyorum... Seni Hüda'ya emanet ediyorum. Ceza ve hesap gününde Allah'ın vedialarını senden isteyeceğim. Bütün işlerinden adaleti üstün tut. Halkın ve askerlerinin hakkını yeme. Onların haklarını tam ver.
Osman Gazi bundan sonra çok yaşamadı. Baba ocağı Söğüt'te 1326'da öldü. Başbuğ seçildiği zaman ardından şu dörtlüğü yazmışlardı:


Osman, Ertuğrul Oğlusun
Oğuzhan Kayıhan Neslisin
Hakkın Bir Kemter Kulusun
İslambolu Aç Gülzar Yap

İslambol'u, yani İstanbul'u açıp gülzar yapmak, torunlarından birine, Fatih Sultan Mehmet'e nasip oldu.

KAYNAK

Milliyet gazetesi, 26.03.1972

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Oğuz Atay Kimdir? Hayatı ve Edebi Kişiliği


Oğuz Atay, 12 Ekim 1934 tarihinde Kastamonu'da doğdu. Babası bir dönem milletvekilliği yapmış olan Cemil Atay, annesi ise ilkokul öğretmeni Muazzez Atay'dır. Yükseköğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nde yaptı. 

Mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1975 yılında ise doçent oldu. İlk romanı "Tutunamayanlar", büyük ses getirdi ve TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Daha sonra "Tehlikeli Oyunlar" isimli kitabını yayınladı. 1975 yılında, hikayelerinin yer aldığı "Korkuyu Beklerken" kitabını ve Prof. Dr. Mustafa İnan'ı anlatan "Bir Bilim Adamının Romanı" kitabını yayınladı.

Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de hayatını kaybetti.

Enis Batur, Oğuz Atay'ı anlatıyor: 

Oğuz Atay'ın çıkışı bile şaşırtıcı olmuştu: İlk romanı "Tutunamayanlar" nice serüvenden sonra gün ışığına çıktığında, gerektiğinde iğneli bir dille dört dörtlük değerlendirmesini yapabildiği o klasik "edebiyat çevrelerimiz", alışılagelmiş ölçüleriyle yaklaştı ona ve yapıtına: Yazar "aslında" mühendisti ve "biraz gecikmiş" olarak, 35 yaşında ilk ürününü verebilmişti, "üstelik bunun devamı da gelmeyebilir"di.

Bu garip "selam"a kendine göre bir karşılık verdi Oğuz Atay: 1977'de, 43 yaşındayken yüküne dayanamayıp terk ettiği dünyaya, topu topu 7 yıl içinde yazıp bitirdiği iki romanı, bir öykü kitabını ve bir oyunu, bitiremediği bir dördüncü romanın ve günlüğünün büyükçe bir bölüğünü bıraktı, kim bilir kaç güzelim tasarıyı kendisiyle birlikte götürdü. 

Oğuz Atay'ın tarihe, topluma ve insana bakışında Kemal Tahir'le bir hayli ortaklık taşıdığı söylenmiştir. Buna karşılık, edebiyata yaklaşımları, yapıtlarını kuruş biçimleri açısından pek az ortak noktaları vardır. İlle de bir yakınlık aramak gerekiyorsa, Oğuz Atay, eskilerden daha çok Halit Ziya'ya, çağdaşlarından ise bir hayli Leyla Erbil'e yakın bir çizgi geliştirmiştir. Batı edebiyatıyla ilgili olarak, Dostoyevski'den Joyce'a bir hayli yazarın adı gündeme getirilmiştir ama belirgin bir etkiden söz etmek güçtür; olsa olsa Joyce'la olan yakınlığı ciddiye alınabilir.

Yazı tekniği açısından sınırlı değildi Oğuz Atay'ın repertuvarı: Romanlarında "mektup" gibi klasikleşmiş ögelerden yararlandığı kadar 'iç monolog' gibi modern anlatım yollarını da kullandığı, üstelik bunları ustalıkla aynı anlatı gövdesinde uzlaştırdığı görülür. İlk romanı "Tutunamayanlar", bu açıdan eleştirilebilir belki: Çok sayıda anlatım yolunun denenmesi bütünlüğü zedelemese bile dağınık bir örgü oluşmasına yol açmıştır. Ama sonradan, özellikle de öykülerinde son derece ekonomik, anlattıklarıyla tam anlamıyla örtüşen bir üsluba ulaşmıştı Atay; Ölümünden önce bitirebildiği son öykü olan "Demiryolu Hikayecileri"nde bu buluşma yetkin bir boyut kazanmıştı.

Oğuz Atay'ın üslubunu ve kullandığı anlatım yollarını anlattıklarından soyutlamak elde değildir: Kırgın,yaralı bir ses, yoğun ama gizli bir hüzün perdesinin önünden kara alaya ulaşır orada. Kişileri de öyledir: Hemen tümünü "bir yerlerden tanırız" aslında, "bizden biri"dirler korkutucu biçimde, ya da bizimle her an dönüşebileceğimiz "insanlık durum"larıdır sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkan. Bu, Mustafa İnan için de, "Beyaz Mantolu Adam" için de böyledir: Bir uçtan ötekine giderken, yaşadığımız ve "sandığımız" gerçekler, tıpkı oynadığımız ve bizi oynayan oyunlar gibi Oğuz Atay'ın yarattığı "Türkiye Ruhu" freskosunun bütününe yerleşip okuru ürpertirler. 

KAYNAK

Enis Batur, Milliyet gazetesi, 30.01.1984, s.9

Hürrem Sultan Kimdir? Hürrem Sultan'ın Hayatı


Hürrem Sultan, Avrupalıların "Muhteşem" dedikleri Kanuni Sultan Süleyman'ın başkadını. O da Kanuni gibi gerçekten "Muhteşem" sıfatına layık biri. Adı, Batılı kaynaklarda Roxelane, Rosa, Ruziac şeklinde geçen Hürrem Sultan, bu adı Kanuni'nin sarayına girdikten sonra aldı. Slav kökenli olduğu kesin. Ünlü tarihçi Hammer'e göreyse Galiçyalı bir papazın kızı. Saraya cariye olarak girdikten sonra padişaha takdim edildi ve ondan bir erkek çocuk dünyaya getirmesi üzerine, Kanuni ile nikahlandı.

Bu durum, Şehzade Mustafa'nın annesi Mahidevran Sultan'ı sinirlendirdi ve Hürrem ile arasında müthiş bir çekişme ve rekabet başladı. Ancak, Kanuni'nin annesi Hafsa Sultan, iki gelini arasına girerek bu çekişmenin büyümesini önledi. Önledi ama, son derece hırslı ve güzel bir kadın olan Hürrem Sultan, bu arada Kanuni'nin gözdesi olmuş, başkadınlığa yükselmişti. 

Hafsa Sultan'ın ölümünden sonra Hürrem Sultan'ın ihtirasını tıkayan son yol da kapandı ve bu sarışın, beyaz tenli, açık renk gözlü (mavi ya da yeşil) kadın, Osmanlı hareminin tek etkili ve egemen kişisi oldu. Kanuni'yi de etki alanı içine almıştı. Öyle ki, artık önemli devlet görevlilerini tayin ya da azletme gücüne erişmişti. Muhteris Hürrem Sultan'ın tek arzusu oğlu Şehzade Selim'in (Sonradan padişah olan ll. Sarı Selim) kocasından sonra Osmanlı tahtına çıkmasıydı. Bunun için önündeki tek engel, rakibi Mahidevran Sultan'ın oğlu ve veliaht Şehzade Mustafa idi. İlk iş olarak Mahidevran Sultan'ı Şehzade Mustafa'nın yanına göndertti. 

Sadrazam İbrahim Paşa, istekleri doğrultusunda hareket etmeyince yandaşlarıyla birlikte padişahı kışkırtarak, Kanuni'nin kızkardeşi Hatice Sultan'ın kocası olan Makbul İbrahim Paşa'yı öldürttü (1536) ve yerine kızı Mihrimah Sultan ile evli bulunan damadı Rüstem Paşa'nın sadrazam olmasını sağladı. Hemen bir entrikaya başvurarak Şehzade Mustafa'yı da öldürtüp, oğluna saltanat yollarını açtı. 

Hürrem Sultan, gerçekten çok hırslı biriydi ve kocasını avucunun içine almış, Osmanlı sarayına tek başına egemen olmuştu. Saraydaki otoritesini her geçen gün güçlendirirken hayır işlerine de önem verdi; birçok imaret, cami, çeşme vb. yaptırdı. 

Kanuni ile birlikte gittikleri Edirne'den dönerken yolda hastalandı ve oğlu ll. Selim'in padişahlığını göremeden, Valide Sultan olamadan öldü, Süleymaniye Camii avlusuna gömüldü. 1558'de öldüğünde 53 yaşındaydı...

KAYNAK

Erdoğan Tokmakçıoğlu, Milliyet gazetesi, 11.07.1992, s.17


Cemal Süreya Kimdir? Kısaca Hayatı


Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan'da doğdu. Babası Hüseyin Seber, annesi ise Gülbeyaz Seber'dir. 6 yaşında ailesiyle beraber Erzincan'dan ayrılarak Bilecik'e yerleşti. İlkokula, Bilecik'te başladı ve İstanbul'da devam etti. Lise öğrenimini Haydarpaşa Lisesi'nde yaptı. Yükseköğrenimini ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde tamamladı. 

Üniversiteden mezun olduktan sonra Maliye Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Orta Doğu İktisat Bankası ve Türk Dil Kurumu'nda çalıştı.

Annesini küçük yaşta kaybeden Cemal Süreya, edebiyata yönelişi ile ilgili şunları söyler: "Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden vardır. Ama bir keskin neden ararsam bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim." 

Cemal Süreya'nın okuma tutkusu çocukluğunda başlamıştı. O günleri şöyle anlatıyor: "Bizim çocukluğumuzda her kitabı bulamazdık. Bunun için elime ne geldiyse okudum. Hatta sokakta kese kağıdı ve gazete bulurduk, içinde roman varsa okurduk."

Dostoyevski'nin yazarlık kariyerinde önemli bir etkisi oldu: "Benim edebiyatla ilgili olarak ikinci bir doğum tarihim var: 1943. Dostoveyski'yi okudum ve ondan sonra hiç huzur kalmadı bende."

Cemal Süreya, şiir ve yazılarını çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayınladı. 1990 yılında vefat etti.


CEMAL SÜREYA'NIN ESERLERİNDEN BAZILARI

Üvercinka
Göçebe
Beni Öp Sonra Doğur Beni
Güz Bitiği
Şapkam Dolu Çiçe

Musul Sorunu - Musul'u Nasıl ve Neden Kaybettik?


Musul Sorunu nedir? Musul nasıl kaybedildi? Musul'u hangi antlaşma ile kaybettik? Musul'u kaybetmemizin nedeni nedir?

Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan, Mehtap TV'de yayınlanan 'Tarih Aynası' programında Musul Sorunu hakkında önemli açıklamalarda bulundu. İşte Armağan'ın açıklamaları: 

1923 yılının Ocak-Şubat ayları Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) oldukça hararetli tartışmalara sahne olmuştur. Bu tartışmalarda, Lozan'dan dönmüş bulunan İsmet Paşa'nın getirdiği haberler çok etkili oldu. Buna göre özellikle iki konuda Lozan'daki müzakerelerde tıkanıklık yaşanmıştı. Bunlardan birisi kapitülasyonlar, diğeri ise Musul meselesidir. 

MUSUL MİSAK-I MİLLİ'YE DAHİL Mİ?

Misak-ı Milli aslında bir konsepttir. Bu konsept esasını 7. maddede bulur. Bu 7. madde şöyle der: Hattı mütarekenin dahil ve haricinde bulunan Osmanlı-İslam ekseriyetinin haklarını ve topraklarını korumak... Yani Mondros Mütarekesi'nin dahilinde ve haricinde kalan müslüman Osmanlı çoğunluğudur söz konusu edilen

Dolayısıyla burada küçültülmüş bir Osmanlı profili karşımıza çıkar. Hiçbir zaman sınırlar tam olarak çizilmemiştir. 1923'ün başlarında mecliste Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, Başbakan Rauf Orbay'a bir kez daha sorar: "Musul Misak-ı Milli'ye dahil midir, değil midir?" Rauf Orbay da, "Dahildir" der. 

Musul'un Türkiye'ye ait olduğu Lozan'da defalarca dile getirilmiştir. Fakat İngilizler de bizden Musul'u koparmak için ısrarla Basra Körfezi'nin çerçevesinde bir Musul haritası çizmeye çalışırlar. Dolayısıyla Musul müzakerelerde çok önemli bir rol oynamıştır. Lozan müzakerelerindeki 4 Şubat tarihli kesinti esas olarak Musul üzerinde cereyan etmiştir. 

1923 Temmuz'unda imzalanan Lozan Antlaşması'nda İngiliz delegasyonu, Musul'u bizden kopartmayı bir şekilde başardı. Şunu kabul etmek gerekir ki Musul konusunda Lozan'da başarılı olamadık. İngilizler bütün kozlarını kullanarak bizi Musul konusunda taviz vermeye zorladılar. 

Lozan'ın genel görüşmeleri içerisinde Musul'u çıkarttık ve dedik ki: "Bir yıl içerisinde biz İngilizlerle bu meseleyi çözeceğiz. Eğer çözemezsek bu mesele Cemiyet-i Akvam'a gidecek ve Cemiyet-i Akvam Musul'un kimde kalacağına karar verecek." 

MUSUL SORUNU VE ŞEYH SAİT İSYANI

Bir yıl içerisinde Musul'u halledemedik. Musul halkının bizi desteklediğini söyledik. Hatta 1922'de Özdemir Bey isimli bir binbaşıyı Mustafa Kemal anlaşmalı olarak Musul'a operasyonlar yapmaya gönderdi. Musul'daki bu operasyonlarda önemli ölçüde başarı sağlandı. Ama İngilizler daha sonra Özdemir Bey komutasındaki kuvvetlerimizi püskürtmeyi başardılar. Arkasından da gelen Şeyh Sait İsyanı, Musul konusundaki bütün tezlerimizin zayıflamasına sebebiyet verdi. 

1925'te gerçekleşen Şeyh Sait İsyanı'nın ardından İngilizler, "Siz kendi içinizde bir birlik sağlayamıyorsunuz, Kuzey Irak'ta hiç sağlayamazsınız" diyerek dünya kamuoyunu bizim aleyhimizde yönlendirdi.

1926'da İngilizlerle Musul üzerinde nasıl bir hakkımız olabileceği meselesi tartışıldı. O sırada Türkiye ekonomisinin de zorda olmasından dolayı Musul'daki petrollerden hisse almak istendi. Ancak İngilizler hisse vermedi, sadece kardan pay verebileceklerini söylediler. Bunu da ancak yüzde 10 ve 25 yıl için verebileceklerini söylediler. Türkiye'nin de elinde fazla pazarlık gücü kalmadığı için bu konuda daha fazla adım atılamadı ve 1926'da Musul kesin olarak İngilizlere devredildi. 

MUSTAFA KEMAL: DİRENİN, KURTULUŞ GÜNEŞİNİZ DOĞACAK

Ama 1925-1926 arasında Mustafa Kemal'in oradaki Cebbali ailesine bir mektup yazarak, "Direnin, yakında Kurtuluş güneşiniz doğacak" diye haberler gönderdiğini biliyoruz.

Yavuz Sultan Selim Küpe Takar mıydı?


Yavuz Sultan Selim küpe taktı mı? Yavuz Sultan Selim'e atfedilen küpeli resim gerçek mi?


Konu hakkında Tarihçi-Yazar Yavuz Bahadıroğlu şu yorumu yapmakta: 

Yavuz Sultan Selim'i küpeli gösteren resim, Yavuz Sultan Selim'in resmi değildir. Hatta bazı tarihçilere göre Şah İsmail'in resmidir. Çünkü Yavuz Sultan Selim süslü giyinmeyi sevmezdi. Hatta süslü giyinenlere çıkışırdı. Ayrıca Osmanlı geleneklerinde taç yoktur, sarık vardır. Sarığın üzerine de taç zaten olmaz. Batılılar, kafalarındaki bir şark sultanını resmetmişlerdir.  

Bir seferinde bayram sabahı el öpmeye gelen Şehzade Süleyman'a, "Evladım bu ne süslü giyinme, annene giyecek bir şey bırakmamışsın" diye yarı şaka takılan bir adam böyle taçlı, küpeli resim yaptırmaz.

Bazı tarihçiler ise küpe takıyor diyorlar. Oradan da iki rivayet geliyor. Birincisi, şehzadeliğinde bir tüccar kıyafetiyle Safevi Devleti'nin başkentine gidiyor ve orada Şah İsmail'le satranç oynuyor. Satrançta Şah İsmail yenilince tokat atmış ve bu kulağıma küpe olsun diye küpe takmış. İkincisi ise, Mısır Seferi sırasında kölelere rastlamış. Bu köleler kölelik işareti olarak tek küpe takarlarmış. Yavuz Sultan Selim, "Ben de Allah'ın kulu ve kölesiyim" anlamında küpe takmış derler. Benim kanaatime göre o tablo Yavuz Sultan Selim'e ait değil.

Konu üzerine Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan'ın yorumu da benzer nitelikte. İşte Armağan'ın açıklamaları:

Bu resmin kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor. Topkapı Sarayı'nda padişahlar koleksiyonu var ve bu padişahlar koleksiyonunda o resmin ne aradığını, ne zaman girdiğini bilmiyoruz. Resim üzerinde yapılan incelemelerde bu resmin 19. yüzyıl başlarında yapıldığı kanaati hakim oluyor. Dolayısıyla bu resmin 16. yüzyılda, Yavuz Sultan Selim zamanında, yapılmış olma ihtimali yok. Bu, en azından 300 sene sonra yapılmış bir tablo. Bu tablonun Osmanlı ressamları tarafından yapılmış ihtimali de yok. Bu, batılı bir ressam tarafından yapılmıştır. Avrupa'da özellikle 16. yüzyıldan sonra Osmanlı padişahlarını küpeli gösterme eğilimi vardır. Dolayısıyla Avrupalıların hayal gücünde icat ettikleri bir anlayışın resme dönüşmüş şeklidir. Yoksa Yavuz Sultan selim bu şekilde bir küpe takmamıştır. Yavuz Sultan Selim sadeliği bir hayat prensibi haline getirmiş bir padişahtı. Sade giyinmeyi, sade kıyafetle gezmeyi, hatta törenlere bile gösterişli olmayan kıyafetlerle çıkmayı bir prensip edinmişti. 

26 Temmuz 2013 Cuma

Enver Paşa Kimdir? Enver Paşa'nın Hayatı


Enver Paşa, 1881 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası devlet memuru Hacı Ahmet Paşa, annesi ise Ayşe Hanım'dır. İlkokulun ardından önce Manastır Askeri Rüştiyesi'ni, daha sonra Soğukçeşme Askeri İdadisi'ni bitirdi. 1899 yılında Harp Okulu'ndan, 1902 yılında ise Harp Akademisi'nden mezun oldu.

Mezun olduktan sonra Selanik'teki Üçüncü Ordu'da görevlendirildi. Kolağalığı ve kurmaylıktan sonra 1906 yılında binbaşılığa terfi etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Makedonya'daki ihtilal hareketine katıldı. İkinci Meşrutiyet'in ilan edilmesinden sonra "Hürriyet Kahramanı" olarak anılmaya başlandı. 

31 Mart Ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu'nda yer aldı. 1911 yılında Naciye Sultan ile nişanlandı. İtalyanların Trablusgarp'ı işgal etmesi üzerine derhal bölgeye gitti. İtalya'nın işgaline karşı halkı teşkilatlandırdı. Fakat İstanbul'a çağrıldığı için bölgeden ayrılmak zorunda kaldı.

23 Ocak 1913'te Bab-ı Ali Baskını'nı gerçekleştirdi. Balkan Savaşı'nda Bulgarların elinde olan Edirne'yi geri aldı. 1914 yılında Harbiye Nazırı oldu ve 1918 yılına kadar bu görevini sürdürdü.

Birinci Dünya Savaşı'na Almanların yanında girilmesinde önemli rol oynadı. 80 bin askerin şehit olduğu Sarıkamış Harekatı'nın komutanlığını üstlendi. Birinci Dünya Savaşı yenilgiyle sonuçlanınca önce Almanya'ya ardından da Rusya'ya gitti. 

"Turan Devleti" kurmak için Ruslarla mücadele eden Enver Paşa, 4 Ağustos 1922'de hayatını kaybetti. 
Enver Paşa, eyleme geçtiği zaman sadece 25 yaşında. Çok dikkat etmek gerekir. Özelliği komitacı olmasıdır. Yani tam eylemci, icabında dağa da çıkabilen, gerekiyorsa gizli toplantı da yapabilen biri. 1908'de 27 yaşında "Hürriyet Kahramanı" olarak bütün dünya tarafından saygı duyulan biri. (1)

(1) Orhan Koloğlu, SKY Türk, Şimdiki Zaman programı

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bilgisayarın Açılışını Hızlandırma

Bilgisayarın açılışını neden çok uzun sürüyor? Bilgisayarın açılışı nasıl hızlandırılabilir? 

Bilgisayarların eskisine göre yavaş açılmasının birçok nedeni olabilir. Ancak uzmanlar bu soruyu genelde açılış sırasında çok fazla programın sisteme yüklenmesinden kaynaklandığını belirtiyor. 

WİNDOWS KULLANICILARI İÇİN BASİT BİR YÖNTEM

Windows kullanıcıları, bilgisayar açılırken hangi programların sisteme yüklendiğini "MSCONFIG" komutuyla görebiliyor. 

"MSCONFIG" komutunu çalıştırmak için "Başlat" butonunun üzerindeki boşluğa "MSCONFIG" yazıp Enter'a basmak yeterli. Komut çalışınca Windows yeni bir pencere açıyor. Açılan pencerenin üst menülerinden "Başlangıç" bölümünü seçince ise açılış sırasında yüklenen programların bir listesi ekranda görünüyor. Kullanıcılar bu listeden çalışmasına gerek duymadığı ögeleri kaldırarak bilgisayarın daha hızlı açılmasını sağlayabilir. 

GÜVENLİK PROGRAMLARINI KALDIRMAYIN!

Ancak uzmanlar bu listede yer alan güvenlik programlarının kaldırılmasının bilgisayara virüs buluşması ihtimalini arttırabileceği konusunda da uyarıyor.

KAYNAK

NTV, Tekno Bülten programı 

Doğu Türkistan - Sincan Uygur Özerk Bölgesi


Tarihi Türkistan coğrafyasının bugün Çin sınırları içinde kalan doğu bölümü, "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" olarak biliniyor. Çin'in kuzeybatısındaki özerk bölgenin yüz ölçümü yaklaşık 1 milyon 600 bin metrekaredir. Geniş bir coğrafyaya yayılan bölge bugün Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan'la komşu durumda. 21.5 milyon nüfuslu özerk bölgede çoğunluğu Uygur Türkleri oluşturuyor. Uygur Türklerinin nüfusa oranı yüzde 45. İkinci sırada ise yüzde 41'lik bir oranla Han Çinlileri bulunuyor. 

Pekin yönetiminin "Hanlılaştırma" politikası yüzünden bölgenin demografik yapısı son 50 yıl içinde dramatik bir şekilde değişti. Bölgede aynı zamanda Kazak, Kırgız ve Moğol kökenli gruplar da yaşıyor. Bu etnik gruplara ait 5 ayrı özerk yapı daha bulunuyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde bağımsız olan Doğu Türkistan, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda Çin ve Rusya'nın hakimiyet mücadelesine tanık oldu. 

1878'de Çin tarafından işgal edilen bölge, yeni topraklar anlamına gelen "Sincan" ismi ile doğrudan imparatorluğa bağlandı. Son olarak 1944 yılında ilan edilen Doğu Türkistan Cumhuriyeti, 5 yıl sonra komünist idareye bağlı Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun bölgeye girmesiyle son buldu. O dönem baskılardan kaçan binlerce Uygur Türkü, Himalayaları aşarak doğduğu topraklara terk etti. Bu insanların önemli bir bölümü bugün halen Türkiye'de yaşamını sürdürüyor. 

Bugünkü Sincan-Uygur Özerk Bölgesi'nin başkenti Urumçi'dir. Türk tarihinin önemli kültür merkezlerinden Kaşgar da özerk bölgenin sınırları içerisinde. Kent, Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib'in türbelerine ev sahipliği yapıyor. Bölge başta petrol ve kömür olmak üzere önemli yeraltı kaynaklarına sahip. Bölgedeki kaynaklar, enerji sıkıntısı çeken Çin için büyük önem taşıyor. Ancak bölgenin kaynaklarının bölgeye aktarılmaması tepkilere yol açıyor. 

Uygur Türklerinin en önemli sorunları, işsizlik ve Uygurca eğitime getirilen sınırlamalardır. 

Başkent Urumçi, 5 Temmuz 2009'da Uygur Türklerinin barışçıl gösterilerine sahne olmuş, ancak Han Çinlilerinin müdahalesi sonucu çıkan olaylarda 197 kişi hayatını kaybetmişti. 

KAYNAK

TRT Haber, Dünya Gündemi programı

Atatürk ve Mussolini


Atatürk'ün Mussolini İtalyasına karşı izlediği siyaset daima kuşkulu olmuştur. Mussolini'nin emperyalist politikası, emperyalizme karşı ilk ve en güçlü savaşı vermiş olan Atatürk'ün görüşlerine uymuyordu. Ona göre Mussolini iyi bir hükümet adamı, fakat kötü bir devlet adamıydı. İkinci Cihan Savaşı'nın sonu Atatürk'ün ne kadar doğru düşündüğünü ortaya koydu. İşte İtalya'nın emperyalist devresine ait İsmail Hakkı Tekçe'den bir hatıra:

Sık sık İtalyan gemilerinin asker ve mühimmat yüklü olarak denize açıldığı haberi gelirdi. Bu gemilerin nereye gittikleri, nereye hangi saatte vardıkları hakkında bilgi almadan Atatürk yatağına girmezdi. Çok kere sabahın ilk saatlerine kadar sofra başında gelecek haberi beklerdi. Memleketin mukadderatının nöbetçisiydi. Bir gün Mussolini'nin bir balkondan İtalyan gençliğine hitaben yaptığı konuşmanın tercümesini getirdiler. Mussolini İtalyan gençliğine denizaşırı imparatorluk vaadinde bulunuyordu. Atatürk hemen Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Beyi çağırdı ve şu direktifi verdi:

- Derhal Vasıf'a (Vasıf Çınar) emir vereceksin. Mussolini'den bir mülakat isteyecek. Belki bu mülakatı altı ay, üç ay veya 24 saat sonra alacak. Ama muhakkak alacak. Mülakatın tarihi tespit edilir edilmez sen de aynı tarih ve saatte İtalyan elçisini çağıracaksın. İkiniz de; Vasıf Mussolini'ye, sen elçiye şu soruyu soracaksınız: 'Falanca sarayın balkonundan İtalyan gençliğine vadedilen denizaşırı imparatorlukta Türkiye hedef midir?' Vasıf kat'iyetle Mussolini ile konuşacak. Sorunun cevabını kendisinin ağzından alacak. Müsteşarından değil...

Mussolini mülakat tarihini hemen verince Tevfik Rüştü Bey de İtalyan elçisini çağırdı. Roma'dan gelen cevapta Vasıf Bey, Mussolini'nin kendisine kesin teminat verdiğini ve 'Namusum üzerine söylüyorum ki, Türkiye bizim hedefimiz değildir!' dediği bildiriliyordu.

KAYNAKÇA 

Hasan Pulur, Milliyet gazetesi, Muhafızı Atatürk'ü Anlatıyor, 21.11.1968

Benito Mussolini Kimdir? Biyografisi, Ölümü


Faşizmin en önemli uygulayıcılarından biri olan Mussolini, 1883 yılında İtalya'nın Forli şehrinde doğdu. Öğrenim hayatını, aldığı uzaklaştırma cezaları nedeniyle farklı okullarda sürdürdü.

Yükseköğrenimini Lozan Üniversitesi'nde tamamladı. Mezun olduktan sonra öğretmenlik yapmaya başladı. Askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti. Bir süre sonra tekrar İtalya'ya döndü ve İtalyan Sosyalist Partisi'ne girdi. Aynı zamanda partinin çıkardığı L'Avanti gazetesinde yazarlık yaptı. Fakat Birinci Dünya Savaşı'na İtalya'nın girmemesi gerektiğini düşündüğü için görüş ayrılığı yaşadı ve gazeteden uzaklaştırıldı. ll Popolo d'Italia isminde bir gazete çıkarmaya başladı.

1919 yılında Faşist Mücadele Birlikleri'ni, 9 Kasım 1921 tarihinde ise Ulusal Faşist Parti'yi kurdu. 1922'de Kral lll. Vittorio tarafından başbakan olarak atandı. Başbakanlık koltuğuna oturan Mussolini, ülkede büyük bir baskı ve sansür furyası başlattı. Kitaplar ve gazeteler sansüre uğradı, partiler kapatıldı, sendikalar yaşa dışı ilan edildi. Gazeteci olmak için Ulusal Faşist Parti'nin onayını almak gerekiyordu. 

1940 yılında Almanya'nın yanında İkinci Dünya Savaşı'na girdi ve mağlup oldu. 1943 yılında İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'ni kurdu.

İtalyan birlikleri teslim olmuştu. Mussoli'nin amacı İsviçre'den bineceği bir uçakla İspanya'ya kaçmaktı. Yolda giderken İtalyan partizanlar tarafından yakalandı ve beraberindekilerle birlikte kurşuna dizildi.

Turgut Özal Kimdir? Turgut Özal'ın Kısaca Hayatı


Turgut Özal, 13 Ekim 1927 tarihinde Malatya'da doğdu. Babası Mehmet Sıddık Özal, annesi ise Hafize Özal'dır. Babası memur olduğu için öğrenimini farklı okullarda tamamladı. Öğrenim hayatına Bilecik'te bir ilkokulda başlayan Özal, daha sonra Mardin, Konya ve Kayseri'de öğrenimini sürdürdü. Yükseköğrenimini ise İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü'nde tamamladı.

Özal, mezun olduktan sonra Ankara'daki Elektrik İşleri Etüt İdaresi'nde çalışmaya başladı. 1952 yılında Ayhan İnal'la ilk evliliğini yaptı. Kısa bir süre sonra boşandı ve Semra Hanım'la evlendi. Bu evlilikten üç çocuğu oldu. 

Ekonomi üzerine eğitim almak için Amerika'ya giden Özal, Türkiye'ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüt İdaresi'nde çalışmaya devam etti. 1959 yılında Ankara Ordonat Okulu'nda yedek subay olarak askerliğini yaptı. 

Askerden döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nın kuruluş çalışmalarında yer aldı. Bir süre sonra da Başbakan Süleyman Demirel'in danışmanlığına getirildi. 1965'te Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı oldu ve 1971 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Daha sonra ise Dünya Bankası'nda danışman olarak görev yaptı.

1977 milletvekili genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi'nden (MSP) aday oldu, fakat seçilemedi. 1979 yılında Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirildi. 24 Ocak Kararları'nın hazırlanmasında önemli rol oynadı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan hükümette, başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. 1982 yılında görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi'ni kurdu ve ilk seçimde tek başına iktidar oldu. 1989 yılında TBMM tarafından cumhurbaşkanı olarak seçildi. 

Özal, 17 Nisan 1993'te vefat etti. 

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Şamil Tayyar Kimdir? Biyografisi, Hayatı


Şamil Tayyar, 1 Mart 1965 tarihinde Gaziantep'in İslahiye ilçesinde doğdu. Babası Hüseyin Tayyar, annesi ise Fidan Tayyar'dır. İsmi, Çeçen lider Şeyh Şamil'den gelmektedir. Fakat nüfus memuru 'Şıh Şamil Tayyar' olarak kaydetti. Şamil Tayyar'ın babası Hüseyin Tayyar, bir dönem MHP'de görev yapmıştı. 

İlk ve orta öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. Yükseköğrenimini ise Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yaptı. 1985 yılında Milliyet gazetesine girdi. Polis adliye muhabiri olarak çalışmaya başlayan Tayyar, burada 9 yıl görev yaptı. 

Milliyet gazetesinden ayrıldıktan sonra Sabah gazetesine geçti. 18 Nisan 1999 milletvekili seçimlerinde Demokratik Sol Parti'den milletvekili aday adayı oldu. Fakat daha sonra adaylıktan geri çekildi. 

Sabah gazetesinin ardından sırasıyla TGRT, Yeni Şafak, STAR TV ve Tercüman'da çalıştı. 

12 Haziran 2011 milletvekili seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AK Parti) Gaziantep milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) girdi.

Son olarak Star gazetesinde, Ankara temsilciliği ve köşe yazarlığı yapan Tayyar, bu görevlerinden 2012 yılında ayrıldı. 

1989 yılında Halide Tayyar ile evlenen Şamil Tayyar'ın, bu evlilikten Sera ve Bora isimlerinde iki çocuğu oldu. 

Aliya İzzetbegoviç Kimdir? Biyografisi, Hayatı


Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında doğdu. Hukuk öğrenimi gördü. Düşünce adamı kimliği ile de tanındığından halk arasında "Bilge Kral" lakabıyla anılmıştır. Yugoslavya Tito yönetimindeyken, Boşnak Müslümanları organize etti ve bu yüzden hapiste kaldı. 

Bosna Hersek cumhurbaşkanlığını 1990 ve 2000 yılları arasında sürdürdü. Bosna Savaşı'nda halkına liderlik yaparak barışın sağlanması için büyük çaba sarf etti

'Doğu ve Batı Arasında İslam' kitabında İzzetbegoviç, Batı felsefesini ve Doğu irfanını mukayeseli olarak analiz etmiştir.  

Bir siyasetçi ve devlet adamı olarak tanınan İzzetbegoviç, esasında bir düşünür olarak hayatını yönlendirmiştir. Yugoslavya Müslümanlarının birliği için kaleme aldığı 'İslam Manifestosu' büyük yankı uyandırmıştır. 

Aliya İzzetbegoviç, 2003 yılında vefat etti. 

Yazar Ali Bulaç, Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç hakkında şunları söylemekte: 
Aliya İzzetbegoviç'in en önemli özelliklerini saymak icap ederse, her şeyden önce iyi ve samimi bir Müslümandır. Eski Yugoslavya'da Müslümanların özgürlüğü için mücadele etmiştir. 
İkinci önemli özelliği çok iyi bir Müslüman entelektüel olmasıdır. Diğer bir önemli özelliği ise çok ahlaklı bir politikacı ve iyi bir liderdir. Son derece heterojen olan bir toplumu bir arada tutabilmiştir. Bosnalı Müslümanlara çok büyük zulümler yapılmasına rağmen İslam'ın ilkelerinden ve savaş hukukundan hiçbir şekilde ayrılmamıştır.  
'Doğu ve Batı Arasında İslam' kitabı, Batı düşünce dünyasının köklerini analiz etmektedir. Aliya İzzetbegoviç'in eserlerindeki dil yalın, akıcı ve güçlü aforizmalarla doludur.
Aliya İzzetbegoviç, Batı kamuoyundaki İslam'a yönelik soru ve itirazlara cevaplar sunmuştur.

KAYNAK

TRT HABER, Ramazan Kitaplığı

23 Temmuz 2013 Salı

Yavuz Sultan Selim Kürtlere Beddua Etti mi?


Yavuz Sultan Selim'e atfedilen şiir gerçekten ona mı ait? Yavuz Sultan Selim Kürtler beddua etti mi? 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Habertürk'teki 'Öteki Gündem' programında Yavuz Sultan Selim'in Kürtlere beddua ettiği iddialarıyla ilgili şunları söyledi:

EVLİYA ÇELEBİ'DE GEÇEN HER ŞEY DOĞRU DEĞİLDİR

Birincisi; bir şey Evliya Çelebi'de geçiyorsa bu mutlaka doğru demek değildir. Burada Evliya Çelebi'ye bir kötüleme yok. Klasik tarihçilik geleneğinde tarihçiler, bulabildikleri bütün malzemeyi doğru ya da yanlış olduğuna bakmadan toplarlar. Klasik tarihçinin maksadı halk arasında gezen, kitap kenarlarına yazılan her şeyi toplamaktır. Bir nevi malzeme toplamaktır. 

Mesela Klasik Osmanlı tarihçileri ne duydularsa yazmışlardır. Evliya Çelebi de her gittiği yerde duyduklarını bu bilgi kaybolmasın diye toplamıştır. O yüzden damdan dama atlarken donan kediler, fil doğuran kızlar, Avusturyalı askerleri görünce beni vatanımdan ayırdılar diye kahrından ölen atlar gibi şeyler anlatılıyor. Onun için Evliya Çelebi bir şeyler söylüyorsa yüzde 50 filtre ile okunmalıdır. Bu; Evliya Çelebi'nin yalancılığından, kötülüğünden, güvenilmezliğinden değil.

YAVUZ SULTAN SELİM FARSÇA ŞİİR YAZARDI

İkincisi; Yavuz Sultan Selim Farsça bir divanı olan padişah. Türkçe şiir yazmamış. Farsça şiir yazmak, Türkçe şiir yazmaktan zordur. Yavuz Sultan Selim, çok yüksek entelektüel seviyesi olan bir insandı. Böyle bayağı, edebiyat kaidelerine uymayan, ölçüsüz, vezirsiz bir şiir yazar mı? Bir padişah böyle bir şiir yazar mı? Bu çeşme nerede? Ordu-yi Hümayun'un Muş'tan geçtiğine dair bir rivayet yok. Bunun Yavuz Sultan Selim'e ait olduğuna hiç ihtimal vermiyorum. 

Piri Reis Neden Öldürüldü?


Yavuz Bahadıroğlu, TVNET ekranlarında yayınlanan 'Tarihçe' programında, "Kanuni Sultan Süleyman Piri Reis'i neden öldürdü?" sorusunu şu şekilde cevaplandırdı: 

Bu konuda bazı rivayetler var: 'Hürrem Sultan, Piri Reis'in başarısının önüne geçmek için Kanuni'nin aklına girdi ve onu öldürttü. Dünya haritasını elinden alarak Rusya'ya gönderdi.' Bu bir şehir efsanesidir. Böyle bir şeye hiçbir Valide Sultan yeltenmez. Hiçbir Valide Sultan'a bunu konduramazsınız. 

Piri Reis1552 yılında Portekizlilere ait Hürmüz Kalesi'ni kuşattı. Maalesef Portekizliler para verdikleri için kuşatmayı yarım bıraktı. İyi insanların da hatalı tarafları vardır. Bunu kabul etmemiz lazım.

Basra'ya dönen Piri Reis, tamire muhtaç donanmanın başında durmadı ve ganimet yüklü gemilerle birlikte Mısır'a geçti. Mısır'a geçerken gemilerden biri battı. Bunlar kusur sayıldı.

Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa, Piri Reis'in aleyhine rapor vermişti. Kanuni Sultan Süleyman bu olayları araştırdı, iddiayı yerinde buldu. 1554 yılında da idam edildi.

PİRİ REİS KİMDİR?

1465 yılında Gelibolu'da doğan Piri Reis, Osmanlı Devleti'nin önemli denizcilerinden biri oldu. Mora Seferi'ne, Mısır Seferi'ne ve Rodos Seferi'ne katıldı. 1513'te gerçeğe en yakın ilk dünya haritasını çizdi.