27 Şubat 2013 Çarşamba

Can Yücel'in Hayatı ve Edebi Kişiliği


Türkiye'nin önemli şairlerinden biri olan Can Yücel, 21 Ağustos 1926'da İstanbul'da doğdu. Babası eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel idi. 
Can Yücel

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Latince-Yunanca okudu. Daha sonra öğrenimine İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nde devam etti. Burada bir süre BBC'nin Türkçe bölümünde çalıştı.

Can Yücel, askerliğini Kore Savaşı'nda çevirmen olarak yaptı. 1958'de Türkiye'ye döndü; Marmaris'e yerleşti. Burada bir süre turist rehberi olarak çalıştı. Bu sırada çeşitli edebiyat dergilerinde yavaş yavaş ismi anılıyordu. Bu dergilerden bazıları şunlardı: Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Sosyal Adalet...

1966 yılında İstanbul'a geldi; burada çevirmen olarak yaşamını sürdürdü. Bu tarihten sonra siyasi konulara eğildi. 12 Mart 1971 Darbesi sırasında yaptığı bazı çeviriler gerekçe gösterilerek 15 yıl hapse mahkum edildi. 1974 yılında çıkarılan genel afla özgürlüğüne kavuştu. Hapisten çıktıktan sonra yayımladığı ilk kitap 'Bir Siyasinin Şiirleri' adlı kitabı oldu. Bunun ardından 1976'de 'Ölüm ve Oğlum' kitabını yayımladı.

18 Nisan 1999 genel seçimlerinde Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin İzmir milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi hayata gözlerini yumdu.

CAN YÜCEL'İN EDEBİ KİŞİLİĞİ

Can Yücel'in şiirlerinde doğal bir söyleyiş vardır. Şiirlerinde argo ve müstechen sözlerle sıkça karşılaşılır. Halkın dilinde ve yalın yazmanın önemli olduğuna inanıyordu.

CAN YÜCEL'İN ŞİİR KİTAPLARI

Yazma
Sevgi Duvarı
Bir Siyasinin Şiirleri
Ölüm ve Oğlum
Şiir Alayı
Rengahenk
Gökyokuş
Beşibiryerde
Canfeda
Çok Bi Çocuk
Kısa Devre
Kuzgunun Yavrusu
Gece Vardiyası
Güle Güle Seslerin Sessizliği
Gezintiler
Maaile
Seke Seke
Alavara

Lozan'a Neden İsmet İnönü Gönderildi?


Mustafa Kemal Lozan'a neden İsmet Paşa'yı yolluyor? Fethi Okyar, Rauf Orbay neden İsmet Paşa'yı seçtiğini merak ediyorlar, çünkü onun iyi bir asker olduğu halde siyasetle alakadar olmadığını biliyorlar. Lozan dönüşü karşılama krizi bile çıkıyor.

Çünkü onu dinleyecek olan, ona en yakın olan kişidir İsmet İnönü. Başka kimi gönderse, o kişi kendini bir şey zanneder. Rıza Nur'un hatıratında görüyoruz ki adam kendini büyük bir diplomat zannediyor.

İsmet İnönü
Fethi Okyar da İsmet İnönü için "Bu adam bizim kadar bile lisan bilmiyor, orada ne işi var?" diyor. Ama mühim olan lisan bilmek değil, Atatürk'ün prensiplerine sadık olmak ve inatçı olmaktı. İnat etmek müzakere bağlamında çok önemlidir. Lozan'a bugün "zafer" diyenler de, "hezimet" diyenler de var. Fakat Lozan bir uzlaşmadır. Harpten yeni çıkmış bir millet olarak, çok korkunç olan eski antlaşmayı kabul etmiyoruz. Buna karşı Musul'un kaybedildiğini söylüyorlar ama zaten Misak-ı Milli'nin sınırları 1912'den beri tam belli değil. 10 senedir savaşan bir ordu var. Sultan Abdülhamid zamanında Goltz Paşa diyor ki: "Osmanlı yaklaşık 30 milyon nüfusluk bir imparatorluktur. Buna rağmen bu kadar geniş bir sahası olan (yüzölçümü) devletin çıkarabileceği orduyu, Güney Almanya'da bir prenslik bile çıkarabilir!" Yani insan gücü çok az ve sıhhatli Türklerin sayısı da gün geçtikçe azalıyor. Tam aksine Hıristiyanların sayısı 19. yüzyıldan beri artıyor. (1)

İLBER ORTAYLI

(1) İlber Ortaylı ve İsmail Küçükkaya, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2023), Timaş Yayınları, İstanbul 2012, s.75


26 Şubat 2013 Salı

HALİFELİK NEDEN KALDIRILDI?


Halifelik 3 Mart 1924 günü kaldırıldı. Fakat günümüze değin halen tartışılan bir konudur.
Halifelik kaldırılmalı mıydı?
Mustafa Kemal Atatürk'ün halifeliği kaldırmasındaki amacı neydi?
Halifeliğin kaldırılması konusunda dış baskı oldu mu?
Bunlar birçok kişinin kafasında oluşan sorular. En doğru yorumu yapabilmeniz için bu konuda iki farklı görüşü sizlerle paylaşıyoruz.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu konuda şu yorumu yapmakta:

Hilafeti niye kaldırdı? Hilafeti ruhani bir müessese olarak gördüğü için değil. Çünkü ruhani bir müessese değil. Muhtemelen, ki büyük ölçüde doğrudur; hilafet denen kurumun her şeyden evvel siyasi bakımdan kendi kurduğu cumhuriyet rejimi için artık tehlikeli bir ikilem yaratacağını gördü. Son Halife Abdülmecid, Ankara hükümetinin bu gibi düşünce ve endişelerini yatıştıracak, onları ikna edecek bir kişilik değildi, böyle bir politika da gütmedi. Aksine onları alarma sev edecek, hilafeti kaldırmaya yani ilga etmeye yönelik politikaları adeta teşvik eden bir tavır takip etti. Görüştüğü gruplar konusunda kontrollü olamadı; dış dünyaya karşı başka bir imaj verdi. Cuma namazında selamlık alaylarını alayiş ile devam ettirdi. Bunları yapmaması gerekiyordu. Sakin bir şekilde yaşaması, çok dikkatli olması gerekiyordu; Ankara'nın aleyhine konuşmaması gerekiyordu. Şu çok açık bir şey; özel sekreterinin bile Ankara'nın adamı olduğu söyleniyor. Bu çok önemli bir nokta, o taktirde dikkatli olması gerekiyordu. Herhalde Ankara onun etrafını boş bırakacak değil. Görüşmelerine dikkat etmesi gerekiyordu ve hatta Ankara'yı günü gününe haberdar etmesi gerekiyordu. Bu çok önemli. Ankara'nın temsilcisiyle görüşmeleri ve dostluğu Ankara'daki grubun aleyhinde yorumlanmıştır. (1)

Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan ise şu yorumu yapmakta:

Bence Hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan'da dayatılmış, Türkiye'nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti. Bunun, Antlaşmaya ayrı bir madde halinde konulmamakla birlikte Osmanlı Devleti'nin eski Müslümanlar üzerindeki Hilafetten gelen ayrıcalık ve haklarının geri dönülmezcesine işgalcilere bırakıldığının açıklanması, Hilafetin bu yeni dönemde gündemde olmayacağının ipucuydu. (2)

(1) İlber Ortaylı ve İsmail Küçükkaya, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2023), Timaş Yayınları, İstanbul 2012, s.139-140

25 Şubat 2013 Pazartesi

ENVER PAŞA VE ATATÜRK


Enver Paşa, Türkiye'de bir dönem öne çıkan bir isimdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucuları ve önde gelen kişilerindendi. 23 Ocak 1913 günü Talat Bey ve bir grup İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi ile birlikte Bab-ı Ali Baskını'nı gerçekleştirdi; iktidarın İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne geçmesini sağladı. Birinci Dünya Savaşı'na Almanların yanında girilmesinde öncü rol oynamış; fakat savaşın yenilgi ile sonuçlanması üzerine önce Almanya'ya ardından da Rusya'ya gitmişti. Yeni bir hedefi vardı: "Turan Devleti". Fakat 4 Ağustos 1922'de Bolşevik Ruslarla giriştiği bir çatışmada şehit oldu.

Enver Paşa, Milli Mücadele sırasında Türkiye'de değildi. Birtakım çevreler, Mustafa Kemal Atatürk'ün yerine Milli Mücadele'nin başına onun geçmesi için uğraştı. Fakat başarılı olamadılar.Enver Paşa son derece iyi yetişmiş bir askerdi; tıpkı Mustafa Kemal Atatürk ve Kazım Karabekir gibi.

Enver Paşa'nın Mustafa Kemal'le ilişkisi merak edilen bir konudur. Aralarında bir dönem rekabet olduğu sıkça anlatılır. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı(1923-2023) adlı kitabında, Mustafa Kemal Atatürk ile Enver Paşa arasındaki ilişki konusunda şu yorumu yapmakta: 

Bir taraf Enver'in, diğer taraf Mustafa Kemal'in kıskandığını söylüyor. Fakat dik kafalı ve eleştiren zabitin sevilmemesi genel bir durumdur. Enver Paşa'nın Gelibolu müdafaası sonrası, Harp Mecmuası'na Mustafa Kemal'in fotoğrafının konulmasını istemediği doğrudur.
... Ama şunu da unutmamak lazım: Enver Paşa, Mustafa Kemal'in şahsında, savaşmaktan yana olmayan kimseleri istemiyor. Yani 'Savaşa girmeyelim, bekleyelim, bize saldırırlarsa saldırırız, talim gören ordumuzla onlara karşı koyacak gücümüz var...' görüşünde olanlara karşı, 'Savaşa girelim çünkü girmezsek İngiltere ve Rusya bizi parçalayacak!' fikrini savunuyor.(1)

(1) İlber Ortaylı ve İsmail Küçükkaya, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı(1923-2023), Timaş Yayınları, İstanbul 2012, s.39

SAÇ DÖKÜLMESİNİN NEDENLERİ VE TEDAVİSİ


Saç dökülmesi, günümüzde birçok insanın hayatının farklı evrelerinde karşılaştığı bir rahatsızlıktır. Büyük oranda erkeklerde görülmesine karşın kadınlarda da görülebilir. Yapılan araştırmalar, ülkemizde her üç kişiden birinin hayatının farklı evresinde bu rahatsızlığa yakalandığını ortaya koymakta.

Saçlar dış görüntünün önemli bir parçasıdır. Bu sebeple de saç dökülmesi kişilerde daha çok psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Yani saç dökülmesi salt fiziksel bir rahatsızlık olarak değerlendirilemez.

Kişi saç dökülmesi yaşayıp yaşamadığını kendince de teşhis edebilir. Günde 50 ile 100 arasında saç teli kaybı normal bir kayıptır; her insanda görülebilir. Fakat kaybedilen saç teli, bu rakamların çok fazla üstüne çıkıyorsa saç dökülmesi sorunuyla karşı karşıyayız demektir. Bu durumda fazla zaman kaybetmeden doktora başvurmak gerekir. Çünkü saç dökülmesi çeşitli faktörlere bağlı olabilir.

Saç dökülmesinin birçok nedeni vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Genetik faktörler, vitamin eksikliği, stres, hormonal değişimler, kullanılan bazı ilaçlar vs. Ancak tüm bu faktörler arasında genetik faktörler öne çıkar. Saç dökülmesi rahatsızlığı yaşayan bireylerin büyük çoğunluğunda genetik faktörler etkilidir.

En sık rastlanan erkek tipi saç dökülmesinin en büyük nedeni de genetik faktörlerdir. Erkek tipi saç dökülmesinde önce şakaklar ve tepe kısmı açılmaya başlar. Bu açılma -kişiden kişiye değişmekle birlikte- zamanla daha da artar.

Saç dökülmesinin sebeplerinden biri de demir ve protein eksikliğidir. Bu değerlerin normal sınırlar içerisinde olup olmadığı kontrol edilmeli.

SAÇ DÖKÜLMESİ TEDAVİSİ

Saç dökülmesine karşı ne yapılmalı? Bunun için öncelikli olarak saçların sağlıklı bir şekilde bakımı yapılması gerekir. Yani temiz tutulmalı, sıkça fön çekilmemeli ve boya yapılmamalı vs. Bunun dışında dengeli beslenmek gerekir.

Fakat genetik dökülme de yapılabilecekler sınırlıdır. Günümüzde genetik dökülmenin yüzde 100 önüne geçilebilecek bir tedavi yok. Belli başlı kremler, ilaçlar, şampuanlar 'saç dökülmesini engelliyor ve saç çıkartıyor' iddiasıyla piyasada yer alsalar da bunların başarısı da tartışmalıdır; bireyden bireye farklılıklar göstermekte ya da uzun ömürlü olmamakta.

SAÇ EKİMİ

Mevcut şartlarda genetik saç dökülmesi yaşayanlar için en kesin çözüm olarak saç ekimi gösterilmekte. Saç ekiminde sıkça kullanılan iki yöntem vardır: FUT ve FUE yöntemleri.

Her geçen yıl tıpta yenilikler olmakta. Saç dökülmesi üzerine de dünyanın çeşitli yerlerinde uzman doktorlar tarafından çalışmalar yapılmakta. Bu çalışmaların kimisi halen devam etmekte. Kim bilir belki de bundan 5 sene sonra saç dökülmesi diye bir rahatsızlık kalmayacak... 

24 Şubat 2013 Pazar

BEŞİKTAŞ'IN YENİ STADI NASIL OLACAK? İŞTE TÜM DETAYLAR


Beşiktaş taraftarının merakla beklediği yeni stat projesinin detayları belli olmaya başladı.
Bir süredir gündemde olan projeyle ilgili olarak Beşiktaş İnşaat ve Ticaret AŞ. Genel Müdürü İhsan Coşkun, önemli bilgiler verdi.

İşte siyah-beyazlı taraftarları heyecanlandıran projenin detayları:

Projenin en önemli noktasını Beşiktaş Başkanı Fikret Orman açıkladı: "Stadı kendimiz yapacağız. Beşiktaş İnşaat AŞ. yapacak."
Tarihi İnönü Stadı'nın yerine yapılacak yeni stadın toplam seyirci kapasitesi 40 bin kişi olacak.
Loca sayısı 1903 Locası olmak üzere 144 adet olacak. 1903 Locası'nın kapasitesi ise 636 kişilik. Locaların bir kısmının iki katlı olması da bir başka önemli nokta. Bu alanda ilk örneği teşkil edecek.
Stattaki kapalı restoran alanı 2123 m2, teras restoran alanı ise 2520 m2 olacak.
Ayrıca 600 araçlık VIP otoparkı olacak.
Stadın altında Beşiktaş müzesi yer alacak.

ÇARŞI'NIN YENİ TRİBÜNÜ NERESİ OLACAK?

Beşiktaş tribünün önde gelen taraftar grubu Çarşı, Hilton tarafındaki kale arkası (şu anki yeni açık) tribününde yer alacak. Her tribünde loca olmasına karşın Çarşı'nın bulunacağı bu tribünde loca olmayacak.

PROJENİN MALİYETİ

Beşiktaş'ın yeni stadının maliyetinin yaklaşık 100 milyon dolar civarında olması bekleniyor.

İNŞAATA NE ZAMAN BAŞLANACAK?

Yeni Açık Tribünü'nün yıkımına bu sezonun bitimiyle birlikte başlanacak.

NE ZAMAN BİTECEK?

İnşaatın yaklaşık 18 ayda tamamlanması bekleniyor. Tahmini olarak 2014'ün Ekim ayında Beşiktaş taraftarı yeni stadına kavuşacak.

STAT YIKILMADAN ÖNCE KONSER VERİLECEK

İnönü Stadı'nın yıkımından önce yaklaşık 25 adet veda konseri verilecek.

23 Şubat 2013 Cumartesi

BORDO BERELİ NASIL OLUNUR?

Bordo Bereliler...
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en seçkin birlikleri. Terörle mücadelede en ön safta görev yapmaktalar.
En kritik operasyonlarda onlar tercih edilmekte. Özellikle katıldıkları operasyonlardaki başarıları ile dikkat çekmekteler.
Üstelik bu başarılı operasyonlarda minimum kayıp veriyorlar. Bu nedenle terörle mücadelede her daim en büyük rolü oynuyorlar... 
Peki bu seçkin birliğe nasıl girilir?

BORDO BERELİ OLMAK İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR

Özel Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı Bordo Bereliler'e katılmak için en öncelikli şart: Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Subay, Astsubay veya Uzma Erbaş görevlerinde bulunuyor olmak. Bu şartı taşıyan kişiler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin belirleyeceği tarihlerde başvuruda bulunabilecekler.

BORDO BERELİLER'İN EĞİTİMLERİ

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en seçkin birliği olan Bordo Bereliler'e katılacak adaylar, altı aylık özel kuvvetler kursuna katılırlar. Burada zorlu bir eğitim sürecinden geçerler. Sadece bu zorlu eğitimi başarı ile bitirenler Bordo Bereliler'e katılabilirler. Bunun dışında eğitim sürecinde başarısız olan adaylar elenirler.

Temel savaş tekniklerinin yanı sıra zorlu coğrafi koşullara dayanıklı olunması da eğitimler arasında.

Bordo Bereliler'in eğitimlerine örnek olarak şunları verebiliriz: Yüzme, psikolojik harekat, paraşüt, hayatı idame ettirme, paraşüt, sorgulama, atış, sızma, cerrahi müdahale...
Ayrıca görev yapacakları bölgelere göre dil eğitimi de verilmekte.

Dünyada güven atışı eğitimi yapan tek birlik olarak gösterilmekte.

Bordo Bereliler özellikle sınır dışı operasyonlarda etkin olarak kullanılıyor.

Özel Kuvvetler Komutanlığı'na personel alımıyla ilgili duyuruları, yazılı basından ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin resmi internet sitesinden takip edebilirsiniz.

İYİ ÇAY NASIL DEMLENİR?


NTV'de yayınlanan 'Hafta Sonu' programına katılan Dr. Mustafa Duman, iyi bir çayın nasıl demleneceğini anlattı.

İşte Dr. Mustafa Duman'ın açıklamaları:

Önce iyi bir suya ihtiyacımız var. Çay demlerken çay suyumuz iyi olmalı. Demlik ise porselen olacak. Metal olduğu zaman metal kokusu verir; sıcaklığı kolay kaybeder.

Çayımız Türk çayı olacak. Türk çayının demleme süresi diğer çaylara benzemez. Türk çayının içinde boya vs. gibi dışarıdan katılan madde olmadığı için yavaş demlenir. Bunun için demleme süresi 15 dakika olacak. Bazıları der ki, demliğe çayı koyacağız üzerine sıcak suyu koyacağız. Ama bazı çay tiryakileri de şöyle diyor, çayın üzerine sıcak suyu birden dökersen irkilir, bozulur. 

Onun için önce sıcak suyu demliğin yarısına kadar koyun, çayı demliğe sonradan ilave edin.

Çayı koyduğumuz zaman çay ıslanacak ve demin içerisinde çay taneleri batacak. Hepsi suyun içerisine gömülürse o çayın demi hazırlanmış olur.

ÇAY YARIM SAAT İÇERİSİNDE TÜKETİLMELİ

15 dakikada içerisinde demlenen bu çayı biz yarım saatte tüketmek zorundayız. Bayat çayda çay o suyun içerisinde uzun süre kaldığında reçineleri çıkmaya başlar. Bu sefer çayın tadı bozulur. Onun için demi kesinlikle ikinci kez kaynatmayacağız. 

1950 SEÇİMLERİ


Türkiye, 1924'te ve 1930'da çok partili hayata geçmeyi denemiş; ancak çeşitli sebeplerle bunda başarısız olmuştu. Bu iki denemenin ardından bir sonraki çok partili hayata geçiş denemesi ise, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından gerçekleşecekti.

1946 yılında yapılan seçimler, büyük tartışmalara neden olmuş ve demokratik olmadığı yönünde eleştiriler yöneltilmişti. CHP'nin seçime hile karıştırdığına dair iddialar ortaya atıldı. Fakat -belki de dönemin koşulları itibariyle- bu ispat edilemedi.

Bu tecrübeler ışığında Türkiye, 14 Mayıs 1950 günü seçimlere gidecekti. Seçimler, 16 Şubat 1950'de kabul edilen seçim yasasıyla birlikte gizli oy, açık sayım tasnif yöntemiyle yapılacaktı. Kuşkusuz bu olumlu bir gelişmeydi. Açık oy, gizli sayım tasnif yönteminden dolayı 1946 seçimleri oldukça çalkantılı geçmişti.

ALTI OKUN ANAYASADAN ÇIKARILMASI CHP SEÇİM BİLDİRGESİNDE

CHP ve destekçileri, seçimi kazanacağına emindi. CHP'nin 27 Nisan 1950 günü yayınladığı seçim bildirgesi önemli açılımları da içeriyordu. En başta da tek parti dönemi boyunca devletçi bir ekonomi izleyen CHP, 'ekonomik alanda devletin rolünün kısıtlanması'na seçim bildirgesinde yer vermişti. Bunun dışında özel sektöre daha çok fırsat tanınması, yabancı sermayenin ülkeye girişini kolaylaştıracak koşulların sağlanması, cumhurbaşkanının görevlerinin yeniden tanımlanması, altı okun anayasadan çıkarılması gibi vaatler de vardı.

Demokrat Parti'nin seçim bildirgesinde ise özellikle üzerinde durulan nokta, 'dengeli bir bütçe tasarısı hazırlamak'tı.

DEMOKRAT PARTİ'NİN ZAFERİ

14 Mayıs 1950 günü halk sandık başına gitti. Seçimlere halkın ilgisi oldukça fazlaydı. Nitekim yüzde 90'lık bir katılım sağlanmıştı. Seçim sonuçlarına göre oy oranları şu şekildeydi: Demokrat Parti yüzde 53.3, Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 39.9, Millet Partisi yüzde 3.1, Bağımsızlar yüzde 4.8. Bu oy oranlarıyla meclisteki sandalye dağılımı ise şöyleydi: Demokrat Parti 408 milletvekili, Cumhuriyet Halk Partisi 69 milletvekili, Millet Partisi 1 milletvekili, Bağımsızlar 9 milletvekili. Bu sonuç, Demokrat Parti'yi iktidara taşımıştı.

Seçimlerden sonra 22 Mayıs 1950 günü TBMM'de cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. 387 oy alan Celal Bayar seçimleri kazandı; Türkiye'nin üçüncü cumhurbaşkanı oldu. TBMM Başkanı Refik Koraltan, Başbakan ise Aydın Milletvekili Adnan Menderes oldu.

22 Şubat 2013 Cuma

SEÇİM BARAJI NE ZAMAN GETİRİLDİ?

Seçim barajı, her seçim döneminde tartışılan bir konudur. Demokratik bir yöntem olmamakla eleştirilir ve şikayetçisi de oldukça çoktur. Fakat bugüne kadar hiçbir hükümet çözüm için yeterli iradeyi göstermedi. Hep ötelendi... Buna neden olarak daha çok “istikrar” gösterildi.

Peki seçim barajı ilk olarak nerede ortaya çıktı? Ülkemizde ne zaman uygulanmaya başladı?

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, 'Yakın Tarihin Gerçekleri' adlı kitabında bu konuda şu açıklamaları yapıyor:

1980 darbesinden sonra anayasanın ve getirilen seçim kanununun en önemli noktası Weimar Anayasası'ndaki "Küçük partiler olmasın" zihniyetinin burada da olmasıydı. Çünkü "Buralar gürültü çıkarıyor" anlayışı hakimdi. Dahası bunun bir de siyasi ve tarihi temelini ortaya koyuyorlardı; "Efendim Weimar Cumhuriyeti bu yüzden battı, yani Hitlerizmin gelişiyle Reichstag'da o kadar irili ufaklı, sağlı sollu, ortalı; monarşist cumhuriyetçi parti vardı ki ortalığı karıştırdılar ve sonunda Naziler kargaşa ve iş yapılamaması dolayısıyla çoğunluğu elde etti." Bu modeli öne sürerek hep de haklı çıkarlar, halbuki haksızdırlar.

Yüzde 5'i Almanya getirdi. Ama 1968'de akılları başlarına geldi. Çünkü APO yani (Aussserparlamentarische Opposition) dedikleri meclis dışı muhalefet ortalığı altüst etti. Eğer o muhalefet meclisin içine girseydi -ki girdi sonradan- iş daha düzenli gider, kimsenin huzuru kaçmadan işler yapılırdı.(1)

(1) İlber Ortalı, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları, s.150-151

21 Şubat 2013 Perşembe

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI(Kuruluşu-Kapatılışı)


Türkiye Cumhuriyeti'nde çok partili hayata geçişin ilk denemesi, 17 Kasım 1924 günü kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile yapılmış; ancak büyük beklentilere karşın kalıcı olmamıştı. Nitekim 5 Haziran 1925'de kapatılmıştı.

Ali Fethi Okyar
KURUCU: ALİ FETHİ OKYAR

Çok partili hayata geçişin ikinci denemesi ise 12 Ağustos 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulmasıyla gerçekleşti. Bu yeni kurulan partinin kurucusu, dönemin Paris Büyükelçisi Ali Fethi Okyar'dı. Serbest Cumhuriyet Fırkası, Mustafa Kemal'in isteği ve Ali Fethi Okyar'ın girişimleri sonucunda kurulmuştu. Burada önemli bir hatırlatma yapmak gerekir: Ali Fethi Okyar, 22 Kasım 1924-3 Mart 1925 tarihleri arasında Başbakanlık görevinde bulunmuş; Şeyh Said isyanının patlak vermesi üzerine de istifa etmişti.

ATATÜRK'ÜN KIZ KARDEŞİ MAKBULE HANIM SCF'DE

Atatürk'ün, partinin kuruluşunda önemli katkıları oldu. "Serbest Cumhuriyet Fırkası" ismini kendisi vermişti. Ayrıca partinin teşkilatlanması için gerekli maddi kaynağı sağlamış ve Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan 40 milletvekili de vermişti. Yine kız kardeşi Makbule Hanım'ın da bu partiye katılmasını sağladı. Bununla Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın çekincelerini ortadan kaldırmayı hedeflemişti.

Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurulma nedenleri arasında, toplumdaki huzursuzluğu sona erdirmek düşüncesi ağır basar. Bunun yanında, 'İnönü'nün elde ettiği güce karşılık kurulduğu' fikri de yabana atılmayacak bir fikirdir.

ÖZEL GİRİŞİMCİLİĞİ SAVUNUYOR

Serbest Cumhuriyet Fırkası, liberal söylemleriyle dikkat çeken bir partiydi. Devletçi bir ekonomiyi benimseyen Cumhuriyet Halk Fırkası'nın karşısında özel girişimciliği savunuyordu. Çok kısa sürede halk nezdinde büyük itibar gördü. Bunda 1930'larda dünyayı saran ekonomik bunalımın Türkiye'yi de etkilemesinin önemli bir payı vardı.

SCF'NİN İZMİR GEZİSİ

Serbest Cumhuriyet Fırkası, kuruluşunun ardından bir yurt gezisi düzenledi; ilk adres İzmir'di. Ali Fethi Bey ve arkadaşlarını İzmir halkının nasıl karşılanacağı merakla bekleniyordu. Beklenen gün geldiğinde İzmir halkı, Ali Fethi Bey ve arkadaşlarını adeta bağrına bastı. Büyük sevgi gösterisinde bulundular. Fakat ertesi gün SCF ile CHF'liler arasında olaylar çıktı. Bu olaylar sonucunda 12 yaşındaki bir çocuk öldü. SCF'nin önde gelen isimlerinden Ahmet Ağaoğlu, o günü şöyle anlatıyordu: "Kalabalığın ortasından ihtiyar bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birdenbire Fethi Bey'in ayaklarının dibine atarak, 'İşte size kurban, başkalarını daha veririz. Yalnız sen bizi kurtar' dedi ve ağlayarak kendisi de Fethi Bey'in ellerine sarıldı. Manzara müthiş ürpertici idi. Kanlara boyanmış körpe mektepli çocuk Fethi Bey'in ayakları altında son nefesini veriyordu. Fethi Bey'in gözleri yaşarmış, bazıları hüngür hüngür ağlıyorlardı."(1)

Serbest Cumhuriyet Fırkası, bir süre sonra yapılan belediye seçimlerinde başarılı bir sonuç almıştı. Yaklaşık 40 seçim bölgesinden galip çıkmıştı.

SCF'NİN KAPATILIŞI

Ancak büyük umutlarla kurulan bu parti, yaşanan bir takım hadiseler ve baskılar sonucu kapatılmıştı. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, SCF'nin kapatılmasıyla ilgili şu yorumu yapmakta: "... Makbule Hanım en başında icazetle o tarafa katılmıştır. Fakat kendisini o kadar kaptırmış ki bir süre sonra Yalova köylerinde rejim aleyhine 'Din ortadan kalktı' tarzında konuşmaya başlamış. Burada iş çok tatsız bir aşamaya ulaşmıştır. 'Kendi kurduğumuz ve göz yumduğumuz partiye karşı daha toleranslı davranmamız gerektiği söylendiği halde' Kılıç Ali, Ali Çetinkaya gibi isimler bu partinin arkadaşlardan birine görev olarak verildiği düsturunu ve mutabakatını unutarak alenen saldırıya geçmiş ve Ali Fethi Bey'i hıyanetle suçlamaya başlamışlardı. Şüphesiz bu, çok yaralayıcı bir durum teşkil ediyor. Böylece bu deney de iyi sonuçlanmıyor, ta 1946 yılına kadar..." (2)

(1) Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, s. 63-64

(2) İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları, s.99

20 Şubat 2013 Çarşamba

JANDARMA ÖZEL HAREKAT NASIL OLUNUR?


Jandarma Özel Harekat Timleri, terörle mücadelede en ön safta görev yapmakta. Özellikle son yıllarda operasyonlardaki başarıları ile dikkat çekmekteler. Üstelik bu başarılı operasyonlarda minimum kayıp veriyorlar. Bu da Jandarma Özel Harekat Timleri'nin rolünü çok daha artırdı. Peki bu seçkin birliğe nasıl girilir?


JANDARMA ÖZEL HAREKAT TİMLERİ'NE NASIL GİRİLİR?

Jandarma Özel Harekat Timleri'nin bir elemanı olabilmek için en önemli şart: Askerliğini komando er olarak yapmış olmak. Bunun ardından başvuruda bulunan adaylar zorlu bir kursu tamamlamak zorunda. Bu kursu başarı ile bitirenler bu seçkin birliğin birer üyesi olabilecekler.

JANDARMA ÖZEL HAREKAT TİMLERİ'NİN EĞİTİMLERİ

Jandarma Özel Harekat Timleri'nin eğitimleri Foça'da gerçekleştiriliyor. Eğitim alanı, terörle mücadele bölgesinin coğrafi olarak oldukça benzeridir. Adaylar burada on haftalık bir eğitimden geçiriliyor.

Temel savaş tekniklerinin yanı sıra bölgenin coğrafi koşullarına dayanıklı olunması da eğitimler arasında.

Eğitimler son teknoloji ile gerçekleştiriliyor. Lazer simülatör gibi yeni teknolojik eğitim metotları kullanılıyor. Bu yılın sonuna kadar 1200 özel harekatçının yetiştirilmesi bekleniyor.

JANDARMA ÖZEL HAREKAT TİMLERİ'NİN OPERASYON TAZMİNATI

Jandarma Özel Harekat Timleri, maaşlarına ek olarak operasyon tazminatı da almakta. Operasyon tazminatları görev yaptıkları şehre göre 250-620 TL arasında değişmekte. Terör eylemlerinin yoğun olarak görüldüğü (Hakkari, Şırnak, Tunceli vs.) illerde görev yapan Jandarma Özel Harekat Timleri, 620 TL operasyon tazminatı almakta. 

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNİN TARİHÇESİ



Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, NTV ekranlarında yayınlanan 'Her Zaman' programında Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihsel seyrini değerlendirdi.

İşte Ortay'lının önemli açıklamaları:

Amerika 19. asır boyunca Osmanlı'da orta elçilikle temsil edilmişti. İlişkiler henüz büyükelçilik aşamasına gelmemişti.

1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi'ni o zamanlar Amerika'dan satın aldığımız 400 bin kadar Martini-Henry tüfekleriyle yaptık.

Osmanlı'nın topraklarında yani Anadolu, Mezopotamya ve Suriye'de 400'e yakın Amerikan okulu, yetimhanesi vardı. Osmanlı'nın Hristiyan vatandaşları bunlara hoş gözle bakmıyorlardı, çünkü Protestanlardı. Problem çıktığı zaman arka çıkan İngiltere oluyordu.

Türkiye Birinci Dünya Harbi'nde Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etmemişti ve ilk büyükelçi o zaman gelmişti: Henry Morgenthau. Anıları dikkat çekici.

İngiltere'nin sarsıntıya kapıldığı yıllarda Türkiye, ABD'nin gelecekte etkili olacağını farketmiş ve ilişkilerini artırmaya çalışmıştı.

Türkiye'nin büyük sarsıntılar geçirmesine rağmen hem ABD hem Almanya Türkiye'nin öneminin farkındaydı ve her zaman bize ilgi duydular.

Amerika İngiltere demektir, İngiltere Amerika demektir. ABD, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere'yi destekledi, yoksa Hitler durdurulamazdı.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler'in Rusya'ya saldırmasıyla rahatladı. Türkiye'de o sabah koca koca adamlar şıkır şıkır oynuyorlardı.

Türkiye ister cumhuriyetçi olsun, ister 3. Dünya ülkeleriyle adı anılsın, tarihten gelen bir imparatorluk duruşu ve protokol anlayışı vardır.

Maalesef Cezayir'in bağımsızlığında Fransa'nın sağ-sol münevveri birleşmiş bildiri yayınlanırken, Ankara "Fransa ne der" telaşındaydı. Özal yaklaşık 30 yıl sonra en doğrusunu yaptı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaşananlardan dolayı Cezayir'den özür diledi. Türk hariciyesi o zaman iyi koku alamamış ve yanlış karar vermişti. Burada ABD'nin Türkiye'ye herhangi bir baskısı yoktur.

Amerika dış politikası hiçbir şeyi unutmaz ve kindardır. Kesinlikle balık hafızalı değildir. 

Amerikan diplomasisi İngiltere olmasa biter. Akıl hocası İngiltere'dir. Washington'un beyni Londra derler.

Ortadoğu gibi karışık bir bölgede Amerika'nın güveneceği tek bir müttefik vardır, o da İsrail.

Peki Amerika'nın Ortadoğu'da güvenebileceği ikinci müttefiki kim olacak, Kürdistan olacak. Şimdiden belli. Siz hiç Kuzey Irak'ın Amerika'yla veya İsrail'le karşı karşıya kaldığını gördünüz mü? Mümkün değil.

Amerika bu ülkelerin sayısını ne kadar artırırsa o kadar rahat edecek, çünkü Arap dünyasını kimsenin tek başına bırakmaya niyeti yok.

Johnson Mektubu tüm gençler gibi bizi de galeyana getirmişti. Tüm Türkiye ayaklanmıştı. "Bize ait hiçbir şeyi kullanamazsın" diyordu.

Sistemlerin oturmadığı, sözlerin tutulmadığı bir Ortadoğu-Balkanlar dünyasında Türkiye kendine her zaman bir müttefik aramıştır. Aranan müttefik Avrupa olamaz, o zaman geriye sadece Amerika kalıyor. Amerika'ya ilgimiz sadece Batı'ya ilgimizden dolayı değil.

NOT: İlber Ortaylı'nın 'Her zaman' programındaki açıklamalarına ve yazılarına twitter'dan ulaşmak için tıklayınız 

LİBERALİZM VE ÖZELLİKLERİ NEDİR?


Liberalizm, Türk siyasetinde son yıllarda sıkça kullanılan ve tartışmalara konu olan bir kavram. En kısa ve net olarak, "bireysel özgürlüğü temel alan düşünce akımı" olarak tanımlanıyor. Birçok kişinin liberalizm hakkındaki bilgisi bununla sınırlı. 

Liberalizmin Türk siyasetinde etkisinin artmasıyla, "Liberalizm hangi temellere dayanıyor" ve "Liberalizmin getireceği olumlu sonuçlar neler" gibi sorular da anlam kazanıyor. Bu soruların cevabını, liberalizm üzerine çok sayıda yazı kaleme alan Taha Akyol şu şekilde veriyor:

Ülkemizde liberal düşüncenin öncü isimlerinden akademisyen Atilla Yayla, "Liberalizm" adlı önemli eserinde, büyük filozof Hayek'ten şu alıntıyı yapıyor:
"Liberalizm prensiplerinde, liberalizmin değişmez bir doğma haline gelmesini icap ettirecek hiç bir cihet yoktur; liberalizmin bir defaya mahsus olmak üzere tesbit edilmiş sabit kaideleri mevcut değildir. Bir temel prensibi vardır: İşlerin idaresinde kendiliğinden doğan (spontane) sosyal kuvvetlere kabil olduğu kadar yer verilmeli ve zorlayıcı, tazyik edici tedbirlerden kabil olduğu kadar kaçınılmalıdır. Fakat bu prensibin sonsuz derecede çeşitli tatbik şekilleri olabilir."
İşte liberalizmin her ideolojiye ufuk genişliği ve analiz derinliği kazandırabilmesi bundandır: Liberalizm "tek yol" kafasını reddeder, ideolojik "iç düşman" kavramını, iç politikada "topyekün savaş" histerisini reddeder. Hukukun içinde, ılımlı arayışlarla, radikalleri "görüldüğü yerde ezmek" yerine sisteme entegre edici politikalarla ılımlaştırmak gibi tedbirler arar.

Burada liberalizmle çağdaş bilim felsefesi arasında yakın bir ilişki de vardır: Devrimci ve radikal ideolojiler bilimi "mutlak doğru" gibi anlatırken, Karl Popper'in gösterdiği gibi, çağdaş bilim felsefesinde bilimsel hipotezler "yanlışlanabilirlik" alanıyla sınırlı tutulur. Dolayısıyla hiçbir siyasi ideoloji "bilimsel, akılcı, ilerici, itikadi" gibi gerekçelerle dayatılamaz.
Ve bu sebeple liberal değerler hem ılımlı olmayı hem eleştirelliği geliştirir.
İşte bu felsefe sebebiyledir ki, bir kültür olarak liberal değerlerin geliştiği toplumlarda devrimler, karşı devrimler, diktatörlükler, kitlevi radikal ideolojiler görülmemiştir; İngiltere, ABD ve İskandinav ülkeleri gibi...
'Katolik' ve 'Jakoben' Fransa ise devrimle karşı devrimin, sağla solun, dinle laikliğin yaklaşık iki asır vuruştuğu, kavgalı, krizli bir seyir izlemiştir.
Liberal değerler "eleştirilemez resmi dogma"yı da "karşıt dogma"yı da kabul etmez.(1)

Ali Fuat Başgil Hocamın yetmiş yıl önce yazdığı gibi, liberal devlet tek tip adam yetiştirmez. Liberal devlette dindarlar, dinsizler, agnostikler olur... Hiçbir siyasi ideoloji kanunla mecbur edilemez. "Millet birliği"ni sağlayan faktör, tek tipleştirmek değildir; özgürlük, karşılıklı saygı ve toplumun mazisine ve geleceğine dair sorumluluk şuurudur.(2)

(1) Milliyet gazetesi, 29.03.1998
(2) Hürriyet gazetesi 04.02.2012

19 Şubat 2013 Salı

MİMAR SİNAN'IN HAYATI(KISA-ÖZET BİLGİ)


Mimar Sinan, 1489'da Kayseri'nin Ağırnas köyünde dünyaya geldi. 1511'de devşirme olarak İstanbul'a geldi ve Acemi Oğlanlar Ocağı'na girdi. Burada kaldığı yıllar içinde, birçok sanat eserini inceleme fırsatını buldu.

1516'da Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Muharebesi'ne katıldı. Mısır'da bulunduğu süreç içerisinde buradaki sanat eserlerini gözlemledi. 1522'de Rodos seferine, 1526'da da Mohaç Meydan Muharebesi'ne katıldı. Bu savaşlarda gösterdiği başarıdan ötürü terfi etti. 1533 yılında ise Kanuni Sultan Süleyman'ın İran seferine katıldı. Bu seferin ardından Hasekilik rütbesi verildi.

Boğdan seferi sırasında ordunun Prut Nehri'nden geçmesi gerekiyordu. Bunun için günlerce uğraşıldı, ancak kurulan köprüler bir türlü tutmadı. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman, bu köprüyü yapabilecek birinin bulunmasını istedi. Vezir Damat Çelebi Lütfi Paşa, Sinan'ın bu işin üstesinden geleceğine inandığı için görevi ona verdi. Sinan, incelemelerinin ardından iki haftadan kısa bir süre içinde köprüyü başarıyla kurdu. Bunun ardından Sinan, başmimarlık görevine atandı. Bu görevi 49 yıl boyunca yapacaktı.

ÇIRAKLIK ESERİ ŞEHZADE CAMİİ 

Mimar Sinan'ın ilk önemli eseri, 1544-1548 yılları arasında yaptığı ve "çıraklık eserimdir" dediği Şehzade Camii idi. Kanuni Sultan Süleyman tarafından ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır.

KALFALIK ESERİ SÜLEYMANİYE CAMİİ

Mimar Sinan'ın "kalfalık eserim" olarak takdim ettiği Süleymaniye Camii, İstanbul'daki en muhteşem eseri olarak kabul edilir. 

USTALIK ESERİ SELİMİYE CAMİİ

Edirne'deki Selimiye Camii ise "ustalık eserim" diye takdim ettiği eseridir.  Sinan, ülkenin çeşitli yerlerinde çok sayıda cami, medrese, türbe, köprü ve saray yapmıştır.

Mimar Sinan, 1588'de İstanbul'da vefat etti. 

NAMIK KEMAL'İN HAYATI KISACA ÖZET


"Vatan ve Hürriyet Şairi" olarak bilinen Namık Kemal, 1840 yılında Tekirdağ'da doğdu. Babası Mustafa Asım Bey, annesi ise Fatma Zehra Hanım'dır. Dedesi Abdüllatif Paşa, eğitimiyle yakından ilgilendi. Çok küçük yaşlarda Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.
Namık Kemal

1857'de Babıali Tercüme Odası'na girdi. Bu arada edebiyat çevrelerinde ismi duyulmaya başladı. Henüz 21 yaşında Encümen-i Şuara, yani Şairler Akademisi üyesi oldu.

Onun hayatındaki en önemli değişim, Şinasi ile tanışmasıydı. Şinasi'nin vasıtasıyla Tasvir-i Efkar'da yazılar yazdı. Bu sırada Batı edebiyatını daha yakından tanımaya başladı. Şinasi'nin 1865 yılında Fransa'ya gitmesi üzerine Tasvir-i Efkar'ı tek başına çıkarmaya başladı.

Kaleme aldığı bir yazı yüzünden gazete kapandı ve kendisi de Erzurum Valiliği'ne atandı. Fakat Namık Kemal, Erzurum'a gitmeyerek Ziya Paşa ile birlikte Paris'e kaçtı.

Yaklaşık üç yıl Avrupa'da kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a döndü. Bu üç yıl içerisinde Batı edebiyatını daha yakından gözlemleme fırsatını buldu. İstanbul'a dönünce "İbret" adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Yazdığı "Vatan Yahut Silistre" oyunundan dolayı Kıbrıs'taki Magosa'ya sürüldü. Birçok eserini, 38 ay süren bu sürgün yıllarında kaleme aldı.

1876'da af çıkınca İstanbul'a geldi. Yeni anayasa çalışmalarında "Şura-yı Devlet" üyesi oldu. 1879'da Midilli mutasarrıflığına tayin edildi.

Hayatının önemli bir bölümü sürgünlerle geçen Namık Kemal, 2 Aralık 1888 günü hayata gözlerini yumdu.

ESERLERİ

Roman
İntiba
Cezmi

Oyun
Celaleddin Harzemşah
Vatan Yahut Silistre
Akif Bey
Zavallı Çocuk
Kara Bela

Eleştiri
Tahrib-i Harabat
Takip
Renan Müdafaanamesi

Tarihi Kitaplar
Devr-i İstila
Kanije
Silistre Muhasarası
Evrak-ı Perişan
Barika-i Zafer

18 Şubat 2013 Pazartesi

MEHMET AKİF ERSOY'UN KISACA HAYATI


Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Babası "İpekli Hoca" olarak bilinen Tahir Efendi, annesi ise Şerife Hanım'dır. Dini eğitimini babasından alan Akif, öğrenimine Emir Buhari Mahalle Mektebi'nde başladı. Buradan mezun olduktan sonra sırasıyla Fatih Rüştiyesi, İstanbul İdadisi ve Halkalı Baytar Mektebi'nde öğrenimini sürdürdü. Akif, gittiği tüm okullarda başarısıyla diğer öğrencilerden sivrilmişti.
Mehmet Akif Ersoy

İlk şiirlerini, İstanbul İdadisi'nde okurken yazdı. Bu okuldaki hocalarından biri de ünlü edebiyatçı Muallim Naci'ydi. Muallim Naci, daha o yaşlarda Akif'teki yeteneği fark etmiş ve "Bu çocukta gördüğüm cevheri, kimsede görmedim" demişti.

Osmanlı Devleti'nin farklı bölgelerinde baytarlık yapan Akif, kendisini ideallerine vermek adına bu görevini bıraktı. Darülfünun'da ve Halkalı Ziraat Mektebi'nde edebiyat dersleri vermeye başladı. Bu sırada çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Teşkilat-ı Mahsusa'dan Kuşçubaşı Eşref ile Arabistan'a gitti. Buradaki görevi, İngilizlerin kışkırttığı Arapların ayaklanmasını önlemekti.

Akif, Çanakkale Zaferi'nin haberini Arap topraklarında aldı. Öylesine bir heyecan duydu ki, hemen kalemine sarıldı; "Çanakkale Destanı"nı yazdı.

1920'de Burdur vekili olarak meclise girdi. 12 Mart 1921 günü yazdığı İstiklal Marşı, meclis tarafından milli marş olarak kabul edildi. 11 yıl boyunca Mısır'da kalan Akif, 1936'da tekrardan yurda döndü. 

İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy, 27 Aralık 1936 günü vefat etti.

ESERLERİ
Safahat
Süleymaniye Kürsüsünde
Hakkın Sesleri
Fatih Kürsüsünde
Hatıralar
Asım
Gölgeler

AHMET HAMDİ TANPINAR'IN HAYATI VE ESERLERİ/ÖZET-KISA BİLGİ


Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 günü İstanbul'da doğdu. Babası Kadı Hüseyin Fikri Efendi memur olduğu için öğrenimini çeşitli illerde yaptı. İlk olarak Baytar Yüksek Okulu'na kaydoldu, ancak daha sonra bu okulu bırakarak Darülfunun'da bulunan Edebiyat Fakültesi'ne girdi. Tanpınar'ın Darülfunun'daki hocaları arasında ünlü edebiyatçı Yahya Kemal de vardı. Şüphesiz Yahya Kemal'in Tanpınar üzerinde büyük etkisi vardı. 1920'de "Altın Kitap" dergisinde ilk şiiri "Musul Akşamları" yayınlandı. Bir dönem "Dergah" isimli bir dergide yazdı.

Darülfunun'dan mezun olduktan sonra çeşitli illerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1934 yılında ise Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretmenlik yapmaya başladı.

Bu sırada Tanpınar, şiir ve hikaye yazmayı sürdürdü. Bir süre sonra İstanbul Üniversitesi'nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü'nün başına geçti.

1942'de Maraş milletvekili olarak meclise girdi. Burada bir dönem görev yaptıktan sonra 1946'de Milli Eğitim Müfettişi oldu. Daha sonra tekrardan İstanbul Üniversitesi'ne döndü. Burada Türk Edebiyat Tarihi üzerine çalışmalar yaptı.

Türk edebiyatının önemli isimlerinden olan Tanpınar, 1962 yılında hayata gözlerini yumdu.

AHMET HAMDİ TANPINAR'IN EDEBİ KİŞİLİĞİ

Tanpınar'ın sanat anlayışında Paul Valery ve Marcel Proust'un önemli etkileri vardır. Şiirlerinde "sanat, sanat içindir" düşüncesini gerçekleştirmeye çalışmıştır. Hikaye ve romanlarında ise "zaman" fikri ön planda olmuş; insanın bilinçaltındaki karmaşıklığını ele almıştır.

AHMET HAMDİ TANPINAR'IN ESERLERİ

Roman
Huzur
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Sahnenin Dışındakiler
Mahur Beste
Aydaki Kadın
Ayna

Deneme
Beş Şehir
Yahya Kemal
Edebiyat Üzerine Makaleler
Yaşadığım Gibi

Hikaye
Abdullah Efendinin Rüyaları
Yaz Yağmuru

ATATÜRK'ÜN HAYATI / Özet-Kısa Bilgi


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te doğdu. Doğum günü konusunda net bir bilgi yoktur. Fakat, Milli Mücadele'nin kıvılcımını yakmak için gittiği Samsun'a ayak bastığı günü, 19 Mayıs'ı, doğum günü olarak kabul etmiştir. Babası Ali Rıza Efendi, annesi ise Zübeyde Hanım'dır. 1888 yılında babası, 1924 yılında da annesi vefat etti.

Asıl adı Mustafa'dır. "Kemal" adını nasıl aldığına dair çeşitli söylentiler mevcut. Bunlardan en öne çıkanı, askeri okulda okuduğu yıllarda hocasının olgun davranışlarından ötürü bu ismi taktığıdır.

Okula, Şemsi Efendi Mektebi'nde başladı. Bu okulun ardından Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Fakat kısa bir süre sonra bu okulu bıraktı; Manastır Askeri İdadisi'ne girdi. Bu okulu ikincilikle bitirdi. Daha sonra sırasıyla Mekteb-i Harbiye-i Şahane ve Erkan-ı Harbiye Mektebi'ne girdi; bu okullardan başarılı bir dereceyle mezun oldu.

1904 yılında Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İlk görev yeri Şam'da bulunan Beşinci Ordu'ydu. Burada, Mustafa Cantekin ve birkaç arkadaşıyla birlikte "Vatan ve Hürriyet" adlı gizli bir cemiyet kurdu. Bu cemiyetteki arkadaşları "İttihat ve Terakki Cemiyeti"ne katılınca kendisi de bu cemiyete üye oldu.

20 Haziran 1907'de Kolağası rütbesiyle Üçüncü Ordu'ya tayin oldu. 22 Haziran 1908'de Rumeli Doğu Bölgesi Demiryolları Müfettişliği'ne atandı. Bir süre sonra 31 Mart ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu'nda kurmay başkanı oldu.

İtalya'nın Trablusgarp'ı işgale girişmesi üzerine zaman kaybetmeden bölgeye gitti. Buradaki yerel halkı İtalyanlara karşı savaşmak üzere örgütledi. Bu sırada Balkan Savaşları patlak verdi ve İstanbul'a dönmek zorunda kaldı.

24 Kasım 1912'de Bahr-i Sefit Boğazı Kuvayi Mürettebesi Hareket Şubesi Müdürlüğü'ne atandı. 27 Ekim 1913'de Sofya Askeri Ataşeliği'ne atandı. Bir süre sonra yarbaylık rütbesine yükseldi.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından (20 Ocak 1915'de) Tekirdağ'daki 19. Tümenin Komutanlığı'na atandı.

8 Mayıs 1915'de Arıburnu kuvvetleri komutanı olarak verdiği emir şu şekildeydi: "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir."

8 Ağustos günü Anafartalar Grup Komutanlığı'na tayin edildi ve burada büyük başarılar kazandı. 1916'da 16. Kolordu Komutanlığı'na atandı. 6 ve 7 Ağustos'ta Rus işgalindeki Muş ve Bitlis'i kurtardı. Buradaki başarılarının ardından 5 Temmuz 1917'de Yıldırım Orduları Grubu emrindeki 7. Ordu Komutanlığı'na atandı. 7 Kasım 1918'de Yıldırım Orduları Grubu kaldırıldı ve Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nezareti emrine alındı. İstanbul'a geldi ve burada çeşitli görüşmeler gerçekleştirdi.

19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı; buradan Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Kurtuluş Savaşı başarıyla sonuçlandıktan sonra, 16 yıl cumhurbaşkanı oldu. 10 Kasım 1938 günü hayata gözlerini yumdu.

NOT: Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını kısa bir şekilde anlatmak oldukça güç. Bu yüzden hayatına dair birtakım gelişmelere burada yer vermedik; sadece ön plana çıkan gelişmeleri aktardık.

16 Şubat 2013 Cumartesi

ATATÜRK İLE İNÖNÜ ARASINDAKİ ANLAŞMAZLIK


Atatürk ile İnönü'nün arası neden açılmıştı? Cemil Koçak, yakın tarihimizin en merak edilen sorularından olan bu soruyu, NTV ekranlarında yayınlanan 'Bana Söz Ver' programında cevapladı. 

Koçak, Atatürk ile İnönü arasındaki anlaşmazlığın üç temel meseleden kaynaklandığını belirtti. Bunlar:

1-) Devletçilik
2-) Dış politika
3-) Hatay sorunu

Cemil Koçak, anlaşmazlığa sebep olan bu meseleleri detaylı bir şekilde anlattı:

Atatürk ile İnönü arasında ayrılığın olduğu bir gerçek. Ama bu Atatürk ile İnönü arasındaki ilişkilerin en başından ya da en sonundan itibaren kırılgan olduğu anlamına gelmez. Biz maalesef bu türden politik meseleleri bir polemik haline getirmekten fazlasıyla memnun kalıyoruz galiba. 

1-) DEVLETÇİLİK KONUSUNDAKİ GÖRÜŞ AYRILIĞI

Atatürk de İnönü de çok yetkin, çok başarılı, çok becerikli politikacılar. Sonuç olarak aralarındaki ilişki de politik bir ilişki. Bütün cumhuriyet dönemi boyunca, çok kısa süre hariç, İnönü hep başbakan olarak kalmaya devam edecek. Ama bu aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadığı anlamına gelmez. Mesela devletçilik konusunda görüşleri çok farklı. Atatürk, İnönü'nün anladığı katı bir devletçiliğe hiçbir şekilde yatkın değilBunu kabullenmekte güçlük çekiyor. Atatürk'ün anladığı ekonomik düzen daha çok serbest piyasa, liberal bir ekonomik düzen. O yüzden de onun arayıp bulduğu ekonomi bakanı Celal Bayar

2-) DIŞ POLİTİKADA GÖRÜŞ AYRILIĞI

Bunun dışında dış politikada anlaşmazlıkları var. Atatürk, dış politikada İngiltere ve Fransa ile çok daha yakın ilişkiler kurmak yanlısıyken; 1930'ların ikinci yarısında İnönü, Sovyetler Birliği ile olan münasebeti de gözönüne alarak bu işlerde biraz frene basmanın gereğine değiniyor. 

3-) HATAY MESELESİNDE GÖRÜŞ AYRILIĞI

Atatürk, Hatay meselesinde, 'yüklenelim' derken; İnönü, geleneksel tavrıyla, 'bu kadar üzerine gidilmeli bir mesele değildir, olursa olur olmazsa olmaz' şeklinde bakıyor. 

Cumhurbaşkanının İnönü'nün kurmuş olduğu hükümet üzerinde dışarıdan müdahaleleri oluyor; bakanları değiştirmek, hükümeti eleştirmek gibi. Zaman içinde bütün bu problemler yol ayrımına neden oluyor ve Atatürk İnönü'ye alternatif olarak Celal Bayar'ı başbakan olarak atıyor.

NOT: Cemil Koçak'ın 'Tarihin Buğulu Aynası' kitabında bu konunun da dahil olduğu yakın tarihimizin merak edilen sorularının detaylı bir şekilde cevabı var. 'Tarihin Buğulu Aynası', Timaş Yayınları tarafından basılmıştır.


ALBERT EİNSTEİN'iN ATATÜRK'E MEKTUBU


Albert Einstein1933'te Türkiye'ye gelmek için iş başvurusu yaptı mı? Atatürk'e bir mektup yazmış mıydı? Tarihçi Cemil Koçak, NTV ekranlarında yayınlanan 'Bana Söz Ver' programında bu soruları cevapladı.

İşte Cemil Koçak'ın açıklamaları:

Bu da bir efsane olarak ortaya çıktı. Biliyorsunuz Hitler'in iktidara gelmesinden sonra Almanya'da Komünist ve Yahudi olmak Hitler açısından fenaydı. Alman Üniversiteleri'nden tasfiye edildiler. Zaten Almanya bu tarihten itibaren bir daha sosyal bilimlerde eski yerini tutamayacak. Bu arkadaşların gidebilecekleri yerler bellidir. İsviçre'ye gidebilir, İngiltere'ye gidebilir, Fransa'ya gidebilir, ABD'ye gidebilir. Ama bunların da pozisyonları belli. Birdenbire çok sayıda, 1000'den daha fazla, hocanın atıldığını ve iş aramakta olduğunu düşünürsek bir çoğu da Türkiye'ye müracaat ediyorlar. Çünkü Türkiye'de de o sırada bugün İstanbul Üniversitesi olarak adlandırdığımız Darülfünun'da büyük bir reform yapılıyor: Üniversite reformu. Üniversitedeki hocalardan önemli bir kesimi de tasfiye ediliyor. Yani bu aşağı yukarı aynı tarihlere denk gelmiş vaziyette. 

Almanya'dan atılanlar Türkiye'de iş arıyorlar. Önemli sayıda Alman hoca Türkiye'ye gelecek ve onlar Türkiye'deki üniversite sisteminin temellerini atacaklar. Bizim bugüne kadar birçok üniversitemizde hala geçerli olan yöntemleri, kuralları ortaya koyacaklardır.

Einstein da imzası önemli olduğu için işsiz kalan arkadaşlarına katkı olsun diye Ankara'ya hükümete bir mektup yazıyor.

Einstein kendisi için iş aramıyor, onun işi zaten hazır. ABD'ye gidecek. Dolayısıyla Einstein'in Türkiye'de iş aradığı efsane. Einstein'in meslektaşları için Türk hükümetine müracaat ettiği ise doğru. Ama Einstein'in mektubuna Türk hükümeti maalesef olumsuz cevap verecek. 


NOT: Cemil Koçak'ın 'Tarihin Buğulu Aynası' kitabında bu konunun da dahil olduğu yakın tarihimizin merak edilen sorularının detaylı bir şekilde cevabı var. 'Tarihin Buğulu Aynası', Timaş Yayınları tarafından basılmıştır.

CHE GUEVARA'NIN ÇANTASINDAN NUTUK ÇIKTI MI?


Che Guevara, Bolivya'da yakalandığında sırt çantasında Atatürk'ün Nutuk'u bulunmuş muydu? Yakın tarihin en merak edilen sorularından olan bu soruyu, tarihçi Cemil Koçak, NTV ekranlarında yayınlanan 'Bana Söz Ver' programında cevapladı.

İşte Cemil Koçak'ın açıklamaları:

İzleyicilerimize kısaca anlatalım. Che Guevara, aslında Arjantinli genç bir doktor. Fakat Marksist ideolojiyi benimsiyor. Hemen arkasından da Küba'da Batista'nın diktatör rejimine karşı Kübalı yoldaşlarıyla, başta Fidel Castro ve kardeşi Raul Castro olmak üzere, gerilla harbi yapacak bir gruba katılıyor. Bu grup zaman içinde genişliyor ve 1950'lerin sonunda dünyada ilk defa bir gerilla grubunun başlatıp bitirdiği sosyalist bir devrim gerçekleştiriyorlar.

NUTUK CHE'NİN KONUŞTUĞU İSPANYOLCAYA ÇEVRİLMEDİ

Che Guevara Marksist; gerilla savaşı aracılığıyla dünyada sosyalist devrimler yapılabileceğini öngörmüş. Bu uğurda da hayatını kaybetmiş. Dünya çapında tanınmış bir kişi. Eğer Che Guevara, Atatürk'ün Nutuk'unu sırtında taşıyorsa o zaman bu Atatürk'e bir prestij kazandıracak başka bir unsurdur. Ben bu hikayeyi ilk defa okuduğumda dedim ki, 'Bu gerçekçi olamaz'. Marksist olmayıp sapına kadar Kemalist olsa da dağda bir gerillanın sırt çantası ne kadar eşya alır ve o sırt çantasının dışında güvenebileceği başka da bir şey yok. Hikaye garip ve komik.

Bir de bu arkadaşlar İspanyolca bilirler, başka da bir dil bildiklerine dair bir belirti yok. Nutuk'un da İspanyolcası yok. Dolayısıyla bunlar hangi dilde Nutuk okuyacaklar? 

NOT: Cemil Koçak'ın 'Tarihin Buğulu Aynası' kitabında bu konunun da dahil olduğu yakın tarihimizin merak edilen sorularının detaylı bir şekilde cevabı var. 'Tarihin Buğulu Aynası', Timaş Yayınları tarafından basılmıştır.