30 Mart 2013 Cumartesi

AŞIK VEYSEL'İN KISACA HAYATI



Aşık Veysel, 1894 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Babasının ismi Ahmet, annesinin ismi ise Gülizar'dı. Çiftçi bir ailenin çocuğuydu. Yedi yaşına geldiğinde Sivas'ta çiçek hastalığı salgını ortaya çıktı. Aşık Veysel de çiçek hastalığına yakalandı ve sol gözünü kaybetti. Bundan kısa bir süre sonra diğer gözünü de kaybetti.

İki gözünü de kaybeden Aşık Veysel asla yılmadı. Her gün babası ezberlediği halk ozanlarının şiirlerini okurdu ona. Aşık Veysel büyük bir istekle dinlerdi babasını. Bu isteğini gören babası bir gün elinde sazla yanına geldi ve ona verdi. Çok sevinmişti Aşık Veysel. Ona saz çalmayı Çamşıhlı Ali Ağa öğretti. Gün geçtikçe kendini geliştirdi. Artık sazını yanı başından hiç ayırmıyordu.

Aşık Veysel, 25 yaşına geldiğinde Esma adında bir kızla evlendi. Ancak kısa bir süre sonra anne ve babasını kaybetti. İkinci çocuğuysa doğumundan 10 gün sonra öldü. Daha sonra karısı Esma onu bırakıp gitti. Karısı bırakıp gittiğinde bir yaşında kızıyla kalmıştı Aşık Veysel.

Aşık Veysel'deki cevheri ilk görenlerden biri Ahmet Kutsi Tecer'di. Ahmet Kutsi Tecer, Aşık Veysel'in şiirlerinin tanınmasında büyük katkı vermişti. Bir dönem Köy Enstitüleri'nde öğretmenlik yaptı. 1965 yılında TBMM, “Ana dilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” özel bir kanun çıkartarak maaş bağladı. 21 Mart 1973 günü doğduğu köy Sivrialan'da hayata gözlerini yumdu. Ondan geriye yıllar geçse de unutulmayacak şiirleri kaldı.

VALİ RECEP YAZICIOĞLU KİMDİR?




Recep Yazıcıoğlu, 2 Haziran 1948'de Trabzon'un Köprübaşı İlçesi'nde doğdu. Yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladıktan sonra Aydın'da maiyet memuru olarak görev yaptı. Buradaki görevinin ardından sırasıyla Kalkandere, Bahçe, Hamur, Ayvacık, Kırıkhan, Alaca ve Akçakoca ilçelerinde kaymakamlık yaptı. 36 yaşında Türkiye'nin en genç valisi olarak Tokat Valiliği'ne atandı. 1989'da Aydın Valiliği'ne, 1991'de Erzincan Valiliği'ne, 1999'da Merkez Vakiliği'ne atandı. 2003 yılında ise Denizli Valiliği'ne atandı. Buradaki görevini sürdürürken 2 Eylül 2003 günü geçirdiği trafik kazası sonucu vefat etti.

Recep Yazıcıoğlu, görev yaptığı tüm illerde yaptıklarıyla ve yaklaşımıyla halkın büyük sevgisini kazanmıştı.

Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın kaleme aldığı Recep Yazıcıoğlu portresi oldukça önemli  bilgiler vermekte. İşte İlber Ortaylı'nın gözünden Efsane Vali Recep Yazıcıoğlu'nun portresi:

Vali Yazıcıoğlu özgün ve özgür bir Anadolu çocuğuydu. Vali olmanın ötesinde kişiliğiyle ve yaptıklarıyla insanların dikkatini daha çok çekti. Ankara'ya geldiği zamanlar, onu mutlaka dersime davet ederdim. Sınıfta bütün Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin talebesi doluşurdu. Belli ki mesleğinin model kişiliğiydi. 
Kaymakam ve Vali Recep çok çalışırdı. Tembel ve işe yaramaz adamımız çok olduğu için Recep Yazıcıoğlu dokunulmazlık kazanmıştı. Vali konuşmaktan ve anlatmaktan yorulmazdı. Yazmaya da hiç üşenmezdi. Dahası var, insanları keskin zekası ve hırçın Karadeniz üslubuyla ikna etmeye de doymazdı. Gittiği vilayetlerde, yerel halkın en ilginç kişiliklerinden oluşan bir çevresi vardı. Vali ulaşılmaz adam değildi; elverir ki, saçmalamadan, yalan söylemeden, çalıp çırpmadan yanına gelin. Genç yaşında vali oldu. Çalıştı, merkezle de didişti, çevreyle de... 
Erzincan köylerine gittiğimizde halk valiyi karşılamak için arabanın önüne yığılır. Vali Recep ise ele avuca sığmaz, çoktan baraj gölüne dalmıştır, onları sudan selamlar. Şimdi dağın tepesindeki bir köydeyken, biraz sonra yamaç paraşütüyle ovadaki köyde biter. [1]

[1] İlber Ortaylı, Defterimden Portreler, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s.172

VALİ RECEP YAZICIOĞLU'NUN UNUTULMAYAN SÖZLERİ

29 Mart 2013 Cuma

MUHSİN YAZICIOĞLU SÖZLERİ



Bir saniyesine bile hakim olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz; dik duracağız, doğru gideceğiz.

Üniversite imtihanları sistem olarak gençliğe gelecek vaat etmiyor. Harçların ve üniversite sınavlarının da kaldırılması gerekiyor. (1)

Türkiye'deki gündem, enerjisini içeride tüketmesine neden oluyor. Enerjisini içinde harcayan Türkiye, kendi merkezli dünya gündemi oluşturma şansına sahip değildir. (2)

Barış dini olan İslam eğer terörle ilişkilendiriliyorsa, bu ya cahillikten ya da kasıttan kaynaklanmaktadır. (3) [İngiltere Lordlar Kamarası'ndaki konuşmasından]

Türkiye, doğuda batının, batıda ise doğunun kutsallarına küfredilmeyen bir dünya arzulamaktadır. İki medeniyet arasında onurlu bir ortaklığın tesisi için çalışmak istemektedir. Türkiye, sahip olduğu birikim, coğrafi konum, istikrarlı siyasi ve ekonomik yapısıyla bunu gerçekleştirmeye muktedirdir. (4) [İngiltere Lordlar Kamarası'ndaki konuşmasından]

Dün işgal devletleri topla, tüfekle, süngüyle paylaşmak için gelmişlerdi. Bugün de ekonomiyle, siyasetle, hayali vaatlerle ülkemizi işgal ve parçalamaya çalışmaktalar. İşgal planları hiçbir zaman noktalanmamıştır. Tarihi süreç değişik senaryolarla ve farklı araçlarla devam etmektedir ve edecektir. En önemlisi bize Sevr'i dayatan ve başaramayanlar şimdi asimetrik savaşla bu sonuca ulaşmak istemektedirler. (5)

Canıyla, kanıyla kurduğu cumhuriyeti ve devleti çocuklara emanet eden bir başka millet yoktur. Bizler de bugünlerden çocuklarımıza emanet ediyoruz. Ancak çocuklarımıza daha güçlü Türkiye, tertemiz bir çevre, yaşanabilir doğa, demokrasiyle taçlanmış ve borçsuz bir devlet bırakmak zorundayız. Milletimizin temel taşı olan ailede huzuru, saygıyı, insan onuruna yakışır şekilde yaşama imkanını sağlamalıyız. (6)

Biz korkularımızla koyun koyuna yatmak ve birbirimizle cebelleşmeye devam etmek yerine, korkularımızı aşarak, geleceğe dev bir adım atmak zorundayız. (7)

Canımız, kanımız, iffetimiz olarak gördüğümüz Kerkük Türk’tür, Türk kalacaktır. Kerkük, Telafer bizim Çanakkalemiz’dir. Türk milleti Çanakkale’de Anadolu’yu korumak için nasıl bir direniş ortaya koyduysa Türkmenler de asla yalnız değildir. (8)

Türkiye'de Tıp Bayramı diye bir şey olamaz. Türkiye'nin sağlık verileri, gelişmiş ülkeler düzeyine eriştiğinde bugün, bayram olarak kutlanabilir. (9)

Bu ülkenin çocukları dağlarda karlar altında ülkelerini savunurken, siz deri koltukların üstünde masaya serdiğiniz kağıtların üstünde fantezi yapamazsınız. (10)

Benim arkamda derin ABD, çeteler, holdingler yok. Benim arkamda derin millet var! (11)



(1) Hürriyet gazetesi, 14.06.2008
(2) Hürriyet gazetesi, 03.05.2008
(3) Hürriyet gazetesi, 01.05.2008
(4) Hürriyet gazetesi, 01.05.2008
(5) Hürriyet gazetesi, 23.04.2008
(6) Hürriyet gazetesi, 23.04.2008
(7) Hürriyet gazetesi, 27.09.2007
(8) Hürriyet gazetesi, 08.04.2007
(9) Hürriyet gazetesi, 14.03.2007
(10) Hürriyet gazetesi, 05.03.2007
(11) Hürriyet gazetesi, 04.03.2007

28 Mart 2013 Perşembe

Vize İstemeyen Ülkeler 2013 Listesi



İşte vizesiz gidilebilecek ülkeler listesi:

Antigua-Barbuda
Arjantin
Arnavutluk
Bahamalar
Barbados
Belize
Bolivya
Bosna-Hersek
Brezilya
Brunei Sultanlığı
Ekvador
El Salvador
Fas
Fiji
Filipinler
Guatemala
Gürcistan
Haiti
Hırvatistan
Honduras
Hong Kong
İran
Jamaika
Karadağ
Katar
Kamerun
Kazakistan
Kırgızistan
KKTC
Kolombiya
Kore Cumhuriyeti (Güney Kore)
Kosova
Karayipler
Kosta Rika
Libya
Lübnan
Makau Özel Bölgesi
Makedonya
Maldivler
Malezya
Mauritius
Moldova
Nikaragua
Palau Cumhuriyeti
Paraguay
Rusya
Seyşeller
Saint Kitts and Nevis
St. Vincent-Grenadines
Sırbistan
Singapur
Solomon Adaları
Sri Lanka
Suriye
Svaziland
Şili
Tayland
Tunus
Trinidad-Tobago
Tuvalu
Ukrayna
Uruguay
Ürdün
Venezuela
Vatikan
Yemen
Yunan adaları
Tanzanya
Montserrat
Cook Adaları
Yeni Zelanda

Altın Yatırımı Nasıl Yapılır?



Altın ve Para Piyasaları Uzmanı Mehmet Ali Yıldırımtürk, CNNTurk.com'da altın yatırımcıları için yararlı bilgiler veriyor.

Yıldırımtürk, altın yatırımının nasıl yapılacağını açıkladı. İşte Yıldırımtürk'ün açıklamaları: "Altına değişik şekillerde yatırım yapılabilir. Bazıları hem kullanayım hem tasarruf aracı olsun diye düşündü. Bazıları sadece tasarruf aracı olarak düşündü. Tasarruf aracı olarak düşünüldüğünde kısım kısım paraya çevrileceği için Cumhuriyet Altını almak daha iyi. Bundan önceki yıllarda Osmanlı dönemi altınları tercih ediliyordu, ama şimdi yeni jenerasyon biraz daha cumhuriyet çeşitlerini tercih etmeye başladı. Bunun dışında son dönemde gram altınlar çıktı. Büyük miktarda alınacaksa külçe altın olarak da tercih edilebilir, ama biraz önce söylediğim gibi onların da tamamını bozdurmak gerekebilir. Halbuki siz ihtiyacınız kadar bozdurmak isterseniz, o zaman en geçerli olanı hem taşıyayım, hem kullanayım, hem tasarruf edeyim derseniz yeni 22 ayar bilezik; ama hayır ben bunu tasarruf aracı olarak düşünüyorum derseniz o zaman da Cumhuriyet Altını çeşitleri tercih edilmeli."

NOT: CNNTURK.com'un hazırladığı videoya ulaşmak için tıklayınız


RECEP YAZICIOĞLU SÖZLERİ




Bizim giyim ve kuşamımızdan başka neyimiz Avrupalı'ya benziyor ki, bizi aralarına alsınlar. Biz önce demokrasiyi çözelim. Açıkça fikirlerimizi ortaya koyabilelim. Avrupalı bizi Ortak Pazar'a değil, ortak mezara bile almaz. (1)

Genel değil yerel politikacıyı savunuyorum. Ama bu genel politikacının işine gelmiyor. Biz belediye olarak bir tretuvar yapmayı öğrenemedik. Halkı sisteme ortak etmek lazım. Merkezi yönetimde idari ve siyasi yetkileri küçültürseniz Ankara'da sadece bir başkan olur. Maaşı da öğretmen maaşına endeksli bir maaş, çalışma süresi de dört ay. (2)

Öğrenciyi yok edersen, sistemi eleştirenleri yok edersen soygun ve vurgun devam eder. (3)

Toplumda tahrikler, ideolojik beyin yıkamalar olmadığı sürece kavga olmaz. Alevi-Sünni tartışmasını yapan siyasilere teskeresini verin. (4)

Günümüzde bürokratla politikacı çatışır, bürokrat davayı kaybeder. Bürokrat ile politikacı uzlaşır, bu kez bürokrat itibarını yitirir. Bürokrat bakıyor ki, çarpışsa koltuk, uzlaşsa itibar gidecek. Sonunda ‘Görme, karışma, bulaşma, geriye çekil' gibi eylemsiz bölümü tercih ediyor. (5)

Türkiye'de politikacı eşkıyalık yapmak zorunda kalıyor. Bu da sistemden kaynaklanıyor. Bakıyorsunuz bir il veya ilçe başkanı bir odacının tayini ile uğraşıyor. Bu nasıl iştir? (6)

Halkımız sistemi hiç tartışmıyor. Yüksek sesle haykırmak, anarşi kabul ediliyor. Sevgili milletimiz eli sopalı biri gelsin de bizi hizaya, istikamete soksun diyor. Ben öldüğüm zaman mezar taşıma ‘‘Hür, demokrat, adam gibi bir ülkede yaşayamadan, doymadan gittim’’ diye yazacağım. (7)

(1) Hürriyet gazetesi 26.12.1997
(2) Hürriyet gazetesi 11.10.1997
(3) Hürriyet gazetesi 12.10.1998
(4) Hürriyet gazetesi 26.08.1998
(5) Hürriyet gazetesi 30.06.1998
(6) Hürriyet gazetesi 03.10.1999
(7) Hürriyet gazetesi 24.05.1999

25 Mart 2013 Pazartesi

İSRAİL TÜRKİYE'DEN ÖZÜR DİLEDİ



22 Mart 2013 Cuma günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı telefonla arayan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Mavi Marmara baskınında yaşananlardan dolayı özür diledi ve tazminat ödemeyi kabul etti. Başbakan Erdoğan da bu özrü kabul etti.

İsrail'in üç yılın ardından gelen özrüyle ilgili olarak Başbakan Erdoğan, "İsrail Başbakanıyla görüşmemizde bizden özür dilendi. Ben de Türk halkı adına bu özrü kabul ettim" diye konuştu.

İsrail'in özür dilemesinde ABD Başkanı Barack Obama'nın önemli bir etkisi oldu. Nitekim söz konusu gelişme Barack Obama'nın üç günlük İsrail ziyareti sırasında gerçekleşti. Obama yaptığı açıklamada, "Umarım Erdoğan-Netanyahu görüşmesi işbirliğini derinleştirir" diye konuştu.

İsrail Başbakanı Netanyahu özür dilemekle kalmadı ve Türkiye'nin yerine getirilmesini istediği tazminat ödeme şartını da kabul etti. Başbakanlık'tan yapılan açıklamada, "İki Başbakan tazminat/ademi-i mesuliyet bir anlaşma yapılması hususunda da mutabık kalmıştır" ifadelerine yer verildi.

MAVİ MARMARA BASKINI

31 Mayıs 2010 günü Gazze'ye insani yardım taşıyan 8 gemiden oluşan konvoya uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından baskın düzenlenmiş ve bu baskın sırasında 9 gönüllü öldürülmüştü. İsrail'in uluslararası sularda yaptığı bu saldırı tüm dünyada büyük tepki toplamıştı. Türkiye, İsrail'in bu saldırısına büyük tepki göstermiş ve İsrail'le diplomatik ilişkiler ikinci katip düzeyine indirilmişti.

21 Mart 2013 Perşembe

ZİYA GÖKALP'İN KISACA HAYATI



Asıl adı 'Mehmet Ziya' olan Ziya Gökalp, 23 Mart 1876'da Diyarbakır'da doğdu. Babası gazetelerde yazı yazan Mehmet Tevfik Efendi, annesi ise Zeliha Hanım'dı. Eğitim hayatına Diyarbakır'da başladı. 1886'da Mektebi Rüştiye-i Askeriyye'ye kaydoldu. Buradan mezun olduktan sonra 1891'de Mülkiye İdadisi'nde eğitimine devam etti. Kendi çabasıyla Fransızca öğrendi. Ayrıca amcasından Arapça ve Farsça dersleri aldı. Tasavvuf ve İslam tarihine ilgi duydu.

1895 yılında yüksek öğrenimini yapmak için İstanbul'a gitti. Baytar Mektebi'ne kaydoldu. Burada öğrenimine devam ederken İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi. 1898 yılında tutuklandı ve bir yıl cezaevinde kaldı.

Cezaevinden çıktıktan sonra Diyarbakır'a döndü. 28 Ağustos 1899'da "Peyman" adında bir gazete çıkarmaya başladı. İkinci Meşrutiyet'in ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Diyarbakır şubesini kurdu. Bir süre sonra cemiyetin Selanik'teki merkez yönetim kuruluna seçildi.

"Genç Kalemler" adında bir dergi kurdu ve ilk sayısı 11 Nisan 1911'de yayınlandı. Ali Canip Yöntem ve Ömer Seyfettin gibi isimlerin olduğu bu dergide genç hikayeci ve şairler de yer alıyordu.

1912'de İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi Selanik'ten İstanbul'a taşınınca İstanbul'a geldi. Diyar-ı Bekir mebusu olarak Meclis-i Mebusan'a seçildi. Meclisin kısa bir süre içinde kapanması üzerine Darülfunun'da öğretim görevlisi oldu. Türk Ocakları'nın kurucuları arasında yer aldı.

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'u işgal eden İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta Adası'na sürgüne gönderildi. Malta Adası'ndan döndükten sonra Diyarbakır'a gitti, "Küçük Mecmua"da çalışmalarına devam etti. İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Diyarbakır mebusu olarak katıldı. Yaşadığı bir rahatsızlık sonucu 25 Ekim 1924 günü vefat etti. 

19 Mart 2013 Salı

Altın Borsası'nda Yüksek Gelir Elde Etmek




Altın ve Para Piyasaları Uzmanı Mehmet Ali Yıldırımtürk, CNNTurk.com'da altın yatırımcıları için yararlı bilgiler veriyor. 

Yıldırımtürk, Altın Borsası'nda yüksek gelir elde etmek isteyen yatırımcıların dikkat etmesi gereken noktaları belirtti. İşte Yıldırımtürk'ün açıklamaları: "Altın Borsası'nda işlem yapılmıyor. İşlem daha ziyade aracı kurumlar ve yetkili müesseseler tarafından yapılıyor. Dolayısıyla orada bir gelir elde etmek pek mümkün değil. Ancak vadeli işlemlerde veya bankaların seans salonlarında altın alım-satımları da yapılabiliyor şimdi. Ama bunlar kağıt üstünde olan şeylerdir, fiziki değildir. Siz bir para yatırırsınız, o günkü fiyatlardan işlem yaparsınız, o fiyatlar bazen fiziki fiyatın gramında iki lira üstünde veya iki lira aşağısında olabilir. Bana göre fon şeklinde yapmak yerine fiziki olarak bunu yapmak, bankadan da kuyumcudan da olabilir, daha doğru diye düşünüyorum. Fon hareketleri zaman zaman yanıltabilir. Zaman zaman fonlarda da değişik yönlendirmeler olabilir, mağduriyetler artabilir."

NOT: CNNTURK.com'un hazırladığı videoya ulaşmak için tıklayınız

16 Mart 2013 Cumartesi

2001 KRİZİ NEDENLERİ VE SONUÇLARI




2001 krizi Türkiye'nin üzerinden adeta silindir gibi geçmişti.
Krizin faturası oldukça kabarıktı.
1.5 milyon kişi işsiz kalmış, esnaf kepenklerini kapatmış ve paranın alım gücü hızla düşmüştü.
Elbette krizin yansımaları bunlarla sınırlı değildi; uzun bir listesi vardı.
Peki kriz bir anda mı patlak vermişti? Tabii ki de hayır!
Hiçbir kriz bir anda patlak vermez, bunun bir de öncesi vardır.
Birçok kişinin birleştiği düşünce şuydu: 2001 krizi 90'ların son dönemlerinde yeşermiş ve 2000'li yılların başına geldiğindeyse sadece ufak bir kıvılcım bekliyordu. O kıvılcım da çok gecikmedi(!)

MGK'DA YÜKSELEN TANSİYON

Tarih:19 Şubat 2001... Çankaya Köşkü'nde Milli Güvenlik Kurulu toplandı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, çok sert bir konuşma yaptı: "Sayın Başbakan çamurun üzerinde oturuyorsunuz. Böyle devlet yönetimi olmaz. Yolsuzlukların üzerini örtmeyin. Ben yolsuzlukları ortaya çıkarmaya çalışıyorum, siz beni engellemeye çalışıyorsunuz. Beni küçük düşürüyorsunuz. Kamuoyu önünde beni yıpratmaya çalışıyorsunuz. Ben Cumhurbaşkanıyım, her türlü yetkim var. Anayasa'yı bilmiyorsunuz. Bilene de sormuyorsunuz. Sürekli Anayasa'ya aykırı kararnameler gönderiyorsunuz." Daha sonra Sezer, elindeki anayasa kitapçığını Ecevit ve Hüsamettin Özkan'ın bulunduğu yöne doğru fırlattı. Ecevit şaşırmıştı; beklemediği bir çıkıştı bu. Bunun üzerine toplantıyı terk etti.

Sezer'in bu sert çıkışına karşılık Hüsamettin Özkan şunları söyledi: "Asıl Anayasa'dan anlamayan sizsiniz. Bir de Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yaptınız. Burada hukuktan, kanundan söz ediyorsunuz. Kira Kanunu çıkarıldı. Herkes kanuna uydu kirasını yüzde 10 arttırdı. Ama burada hukuktan söz eden siz, evinizin kirasını dolar bazında yüzde 25 arttırdınız. Yüzde 25'lik Cumhurbaşkanısınız. Sizi orada oturtan iradenin biraz önce suçladığınız irade olduğunu unutmayın. O irade sizi de oradan indirmesini de bilir." (1)

Ecevit ise yaşananlarla ilgili basına açıklama yaptı: "Bugün (dün) son derece üzücü bir olay oldu. MGK toplantısının açılışında, gündeme geçilmeden önce, kamu görevlilerinin önünde, Sayın Cumhurbaşkanı söz alarak, son derece de terbiye dışı bir üslupla, bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimize uymayan, eşi görülmedik bir davranışta bulundu. Ya kendisine aynı üslup içinde yanıtta bulunacaktım veya terk etmek zorunda kalacaktım. Onun için toplantıdan çıkmayı tercih ettim. Orada bulunan değerli bakan arkadaşlarım da aynı davranışta bulundu, toplantıyı terk etti." (2)

Radikal gazetesi

Ertesi gün Radikal sert bir manşetle çıkmıştı: Türkiye sizinle gurur duyuyor! Haberin içeriğinde yazanlar her şeyi özetliyordu: "Sezer, Ecevit'i, 'yolsuzluklara karşı pasif kalmak'la eleştirdi; Özkan, Sezer'e 'Bu ihanettir' dedi; Başbakan MGK'yı terk etti, işte sonuç: Ekonomik ve siyasi kriz. (3)

"GELİYORUM" DİYEN KRİZ

Yaşanan bu olayın Türkiye'ye faturası ağır oldu. 19 Şubat günü Merkez Bankası'ndan 7.5 milyar dolar çekildi. Başta da belirttiğimiz gibi aslında "Geliyorum" diyen bir krizdi. Nitekim Ahmet Erhan Çelik krizden çok sonra Bülent Ecevit'e "Anayasa kitapçığı olayı olmasaydı, yine de kriz yaşanır mıydı?" diye sormuş ve Ecevit'in buna cevabı "Bundan kuşkum yok, (kriz) yine yaşanırdı" olmuştu. (4)

2001 KRİZİNİN TÜRKİYE'YE ETKİLERİ

Sonuçta kriz Türkiye'yi vurmuş ve hasarı oldukça ağır olmuştu:
Milli gelir 200 milyar dolardan 140-150 milyar dolara indi.
Kişi başına yıllık gelirimiz 1083'er dolar azaldı.
Cebimizdeki paranın alım gücü üçte bire düştü.
Çoğu kalifiye 1.5 milyon kişi daha işsizler ordusuna katıldı. (5)
Bunun dışında ekonomi yüzde 8.5 oranında küçüldü, enflasyon yüzde 70'i aştı. (6)

Bu kötü gidişatın çaresi olarak IMF'nin reçetesi görüldü. Hükümet krizin aşılması için Dünya Bankası başkan yardımcılarından Kemal Derviş'i Türkiye'ye getirdi. Derviş, ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı görevine getirildi. Kısa bir süre sonra Kemal Derviş'in 'Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı' yürürlüğe girdi. (7) Bu programın etkileri olumlu oldu. Dolar 1 milyon 170 bin liraya geriledi. Bir süre sonra faizler 10 puan düştü ve borsa yükselişe geçti.


(1) Hürriyet gazetesi, 20.02.2001
(2) Milliyet gazetesi, 20.02.2001
(3) Radikal gazetesi, 20.02.2001
(4) Milliyet gazetesi, Ali Erhan Çelik, Business, 08.02.2004
(5) Hürriyet gazetesi, Vahap Munyar, 31.12.2001
(6) Milliyet gazetesi, Ali Erhan Çelik, Business, 08.02.2004
(7) Programın detaylı içeriği için tıklayınız

EVLİYA ÇELEBİ'NİN KISACA HAYATI


Evliya Çelebi
Evliya Çelebi, 25 Mart 1611'de İstanbul doğdu. Babası Derviş Mehmet Zilli idi. Padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş olan Derviş Mehmet Zilli, Kanuni'nin Zigetvar seferine de katılmıştı.

Evliya Çelebi iyi bir öğrenim hayatı geçirmişti. Öğrenim hayatına mahalle mektebinde başlamış; ardından da Şeyhüslislam Hamit Efendi Medresesi'ne girmişti. Buradan da mezun olduktan sonra öğrenimine Enderun'da devam etti.

Evliya Çelebi, bir gece rüyasında Hz. Muhammed'i görür. O kadar heyecanlanır ki, "Şefaat Ya Resulallah" diyeceğine "Seyahat ya Resulallah" der. Bu rüyanın ardından 51 yıl sürecek olan seyahatlerine başlar. 

İstanbul'la başladığı gezilerine yıllar boyunca dünyanın çeşitli bölgelerinde devam etti. Seyahatlerinin çoğunu görevli olarak yaptı. Gittiği tüm ülkelerin detaylı bir incelemesini yapan Evliya Çelebi, bu incelemelerini yanında taşıdığı defterine yazdı. Gittiği yerler arasında Kırım, Suriye, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Arnavutluk, Avusturya, Selanik, Filistin, Macaristan, Almanya ve Hollanda gibi ülkeler de vardı. Bu gezileri sırasında birçok kez ölüm tehlikesiyle karşılaştı.

Evliya Çelebi, 1682 yılında gezmek için gittiği Mısır'da vefat etti.

13 Mart 2013 Çarşamba

Atatürk'ü Samsun'a Vahdettin mi Gönderdi?



Murat Bardakçı, Habertürk ekranlarında yayınlanan "Tarihin Arka Odası" programında Mustafa Kemal Atatürk'ün Sultan Vahdettin tarafından Samsun'a gönderildiğini açıkladı. İşte Murat Bardakçı'nın açıklamaları:

Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun öncesi, seyahat sırasında ve seyahat sonrasındaki bütün evrakını yayınlayan tek kişi olmam hasebiyle söylüyorum: Mustafa Kemal Paşa'yı Samsun'a devlet gönderdi. İşgal altındaki bir imparatorlukta, yaşanan işgale son vermek için devletin her kademesinde yapılan bir tür operasyondur. Sadece Mustafa Kemal Paşa'yı değil; Kazım Karabekir'i, Ali Fuat Paşa'yı da gönderen bir operasyon. Fakat bu evraktan gördüğümüz kadarıyla en fazla ümit bağlanan kişi Mustafa Kemal Paşa'dır.
Bu devlet gönderdi dediğim hadisede Padişah Sultan Vahdettin, askerler ve hatta gayrıresmi Saltanat Şurası rol almıştır. Gizli mi gönderildi? Hayır, 30 Nisan 1919 tarihli resmi gazetede tayin kararnamesi yayınlanmıştır. 

Atatürk diktatör müydü?

Halifelik neden kaldırıldı?

Atatürk olmasaydı ne olurdu?

Albert Einstein'in Atatürk'e mektubu

Atatürk olmasaydı ne olurdu? (Kısaca)

Atatürk olmasaydı Türkiye kurtulur muydu?” sorusu hakkında Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Yakın Tarihin Gerçekleri” adlı kitabında şu açıklamaları yapıyor:

Hep şu söylemin doğru olup olmadığı merak edilir: "Atatürk olmasaydı da Türkiye bir şekilde kurtulurdu." Sizce bu doğru mudur?
Yavaş yavaş kendince kurtulurdu belki ama İzmir bizim olamazdı. Oraya gelir, yerleşirlerdi. İlk başta oradaki yerli Helenlerin ve Venizelos hükümetinin üniversal kozmopolit Levantenler ile anlaşamadığı belli ama elbet bir şekilde anlaşacaklardı. Çünkü bu kişiler tüccardır. Buraya da nüfus sürekli geliyordu, zamanla bu daha da hızlandı. Çünkü İzmir hinterlandı adalarda sürünen insanlar için çok bereketli, cennet gibi bir yerdi ve nüfusu muhakkak artardı. Türkiye de yine acayip bir ülke olarak ortaya çıkardı. Yani Türk milleti ortadan kalkacak değildi. O zaman nüfus 13 milyondu. Bu oldukça önemli bir rakamdır.
"Demokrasi gelirdi" diyenler de var. Demokrasi ithal gelmez. İstanbul'da sendika kurulmuş, Komünist Partisi varmış, filmler varmış... Bunlarla bir topluma demokrasi gelip yerleşmez. O ihtiyacı hissedip demokrasiyi kendin tesis etmelisin. Yirmi yaşındaki üniversiteli genç bazı filmleri görmek istiyorsa iyidir. Sansür orada çatlamıştır. Ama millette talep yoksa sen o filmi getirip göstersen ne olur, değil mi? Demokrasi mahalli tefekkürün kaynaması, mahalli müesseselerin gelişmesidir. Bu zannedildiği kadar kolay değildir. Demokratik çalışmanın mesaisi akşam saat beşte bitmez. Propaganda da akşam beşten sonra meyhanede başlamaz. Bu süreç uzun, sistematik ve son derece sıkıcı bir faaliyettir. (1)

(1) İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları, İstanbul Nisan 2012, s. 108-109

Atatürk diktatör müydü?

"Atatürk diktatör müydü?" sorusunun cevabını Prof. Dr. İlber Ortaylı, “Yakın Tarihin Gerçekleri” adlı kitabında şu şekilde veriyor:

Mustafa Kemal'e gelince, kendisi şartlar dolasıyla diktatördür. Ama teorisinde diktatörlük yoktur. Nitekim iki kere çok partili düzene geçmeyi denedi. Tabii bu partiler kendisinin istediği partilerdi. Şunu da açıkça ifade edeyim: Atatürk'ün istediği çok partili süreç 1950-60 arasında oldu. Bu dönem, aşırı solun pek bulunmadığı ve aşırı sağın yasak olduğu belirli çizgiler çerçevesinde şekillenen partilerin olduğu birçok parti dönemidir. Ama zamanla bunun bile mümkün olamayacağı anlaşıldı. Çünkü birinci denemede İttihatçılar hakim oldu. Terakkiperver Fırka'da da mürteci denen tayfa meclise girdi. İkincisinde hakim olan taraf ise asıl solculardı. Ama Serbest Fırka denemesinde solculardan çok gene öbür grubun sesi çıktı. Neticede partiyi kurmakla görevlendirilen yakın arkadaşı bile işin nereye gittiğini fark edemedi. Mesela Makbule Hanım en başında icazetle o tarafa katılmıştır. Fakat kendisini o kadar kaptırmış ki bir süre sonra Yalova köylerinde rejim aleyhine "Din ortadan kalktı" tarzında konuşmaya başlamış. Burada iş çok tatsız bir aşamaya ulaşmıştır.
...
Kendisi hakikaten Batı demokrasilerinin safında görülmek istemiş. Öncelikle 1924'te Batı demokrasisi dediğimiz şey neydi, bunun konuşulması gerekiyor. Bütün kıtada, yani bugünkü Avrupa Birliği'nin esas üyelerinde demokrasi falan yok. Fransa'da demokrasi dejenere oluyor ve iyi işlemiyor. Macaristan'da bunu konuşmak bile ayıp, Polonya'da lafı bile edilemez, Almanya'da nereye gittiği belli ve Avusturya'da diktatör bir yönetim hakim oluyor. Yani Hitler demokratik bir Avusturya'yı ilhak etmedi, İtalya'ya benzeyen faşist bir ülkeyi ilhak etti. Keza İskandinavya da öyledir. Demokrasi bu şekildeydi. (1)

(1) İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları, İstanbul Nisan 2012, s.98-99-100

8 Mart 2013 Cuma

İsmet İnönü'nün Hayatı-Kısa Özet


İsmet İnönü, 1884 yılında İzmir'de doğdu. Babası Hacı Reşit Bey, annesi ise Cevriye Temelli Hanım idi.

Öğrenim hayatına Sivas'taki bir mahalle mektebinde başladı ve Mülkiye İdadisi'nde devam etti. 1897 yılında İstanbul'a geldi ve Mühendishane-i Berri-i Hümayun'a (Topçu Lisesi) girdi. Daha sonra Erkan-ı Harbiye Mektebi'ne girdi ve buradan 26 Eylül 1906'de birincilikle mezun oldu.

Mezun olduktan sonra Edirne'deki İkinci Ordu'ya atandı. Bu sırada Fethi Okyar'ın aracılığı ile İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi.

1910 yılında Yemen'de başlayan ayaklanmanın bastırılmasında görev aldı. Burada 3 yıl kaldı. 1912'de binbaşılığa yükseldi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde görev aldı. Burada Mustafa Kemal Paşa'nın emrinde çalıştı. 12 Ocak 1917'de Dördüncü Kolordu Komutanlığı'na atandı. 1917 yılında Filistin Cephesi'nde ilk olarak Yirminci Kolordu Komutanlığı'na, daha sonra ise Üçüncü Kolordu Komutanlığı'na atandı. Buradaki görevinin ardından da Harbiye Nezareti'nde görev aldı.

1920 yılında Mustafa Kemal'in daveti üzerine Anadolu'ya geçti ve Batı Cephesi Komutanlığı'na getirildi. Çerkez Ethem'in başlattığı ayaklanmanın bastırılmasını sağladı. "Birinci İnönü Savaşı" olarak bilinen savaşta Yunanlıların ilerleyişini durdurdu. Bunun ardından Mirliva rütbesine terfi etti.

Lozan Barış Konferansı'na Türk Heyeti Başkanı olarak katıldı. 1923 yılından 1937 yılına kadar -çok kısa bir süre hariç- başbakan olarak görev yaptı. 20 Eylül 1937'de Atatürk'ün isteği üzerine Başbakanlık'tan çekildi.

Atatürk'ün ölümünden sonra TBMM tarafından cumhurbaşkanı olarak seçildi. 1950'de Demokrat Parti'nin seçimleri kazanması üzerine muhalefete düştü. 27 Mayıs Darbesi'nin ardından 1961 yılında Cumurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından hükümeti kurma görevi verildi. 1965 yılında bu görevden ayrıldı. 8 Mayıs 1972'de CHP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti.

İsmet İnönü, 25 Aralık 1973 günü hayatını kaybetti.

ATATÜRK İLE İNÖNÜ ARASINDAKİ ANLAŞMAZLIK

6 Mart 2013 Çarşamba

Nizamülmülk Kimdir? Nizamülmülk'ün Kısaca Hayatı

Nizamülmülk

Asıl adı Ebu Ali Hasan olan Nizamülmülk, 10 Nisan 1018'de İran'ın Tus kasabasında doğdu. İyi bir eğitim gördü; öğretmenleri dönemin en yetkin kişilerindendi. Zekası ve çalışkanlığı ile daha genç yaşta çevresinin dikkatini çekmişti.

İlk memurluk görevini Gazne Devleti'ne bağlı Horasan Valisi'nin yanında yaptı. Gazneliler ile Selçuklular arasında yapılan Dandanakan Savaşı'nda Selçukluların üstün gelmesi üzerine Horasan'dan ayrıldı. Bir süre sonra tekrar döndü ve Büyük Selçuklu Devleti'nin hizmetine girdi. Kısa sürede Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'in güvenini kazandı.

1063 yılında Belh valisinin yanında çalıştı, 27 Nisan 1064 yılında ise vezir oldu. Abbasi Halifesi Kaim bi Emrillah, ona "Nizamülmülk" adını verdi.

Nizamülmülk'ün vezirliği sırasında yaptığı çalışmalar oldukça konuşulmuştur: Adaleti, fakirlere yardımı, eğitimde yaptığı yenilikler... Kendi adıyla anılan Nizamiye Medreseleri'ni kurdurmuştur. Burası dünyadaki birçok ülke için örnek teşkil etmiştir.

Tarihin en önemli devlet adamlarından biri olarak gösterilen Nizamülmülk 1092 yılında öldürüldü.


Hugo Chavez Kimdir? Hayatına dair bilgiler


Hugo Chavez, 28 Temmuz 1954 günü Venezuela'da dünyaya geldi. Girdiği askeri akademiden 1975 yılında mezun oldu. Venezuela Kara Kuvvetleri'nde paraşütçü subay olarak görev yaptı.
Hugo Chavez

Ülke yönetimine muhalifti, bu sebeple Bolivarcı Devrimci Hareket-200 adını verdiği gizli bir örgüt kurdu. Chavez'in siyaset sahnesinde isminin duyulduğu ilk olay, 1992'de öncülük ettiği bir darbe girişimiydi. Carlos Andres Perez hükümetine karşı düzenlenen bu darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu olayın ardından iki yıl hapis cezası aldı.

Hapisten çıktıktan sonra Beşinci Cumhuriyet Hareketi'ni kurdu. 1998 yılında yapılan seçimlerde Venezuela Devlet Başkanı seçildi. Bundan sonra hızlı bir "yenilik" harekatına girişti. Yeni bir anayasa yürürlüğe koydu ve meclis sistemini değiştirdi. Bunun dışında ülkenin altyapı hizmetlerine önemli yatırımlar yaptı.

Yönetime gelmesiyle ülkenin yapısında önemli değişiklikler yapan Chavez'e eleştirel yaklaşanlar da vardı. Özellikle de "tek adam" yönetiminin baş gösterdiği en sık yapılan eleştirilerdendi. Yasemin Çongar, Chavez yönetiminin ilk zamanlarını şu şekilde değerlendirmekte: "Bu iktidarın bilançocu 'demokrasi' adına pek de parlak değil. Chavez, 'tek adam' yönetimine zemin sağlayan bir anayasa hazırlattı, ülkenin demokratik kurumlarının başına kendisine sadık subayları yerleştirdi ve yolsuzluğun alıp yürümesine göz yumdu. Medyayı, sendikaları ve Katolik Kilisesi'ni karşısına alan Chavez'e halk desteği dört yılda yüzde 30 azaldı. Devletçi ekonomi, yoksulluğu bitirmedi, artırdı."(1)

Chavez, 2000 yılında yeniden seçimlerin galibi oldu. Bu dönemde toprak reformunu yürürlüğe koydu ve birtakım kamulaştırma hamleleri yaptı.

2002 yılında muhalif askerlerin darbesi sonucunda başkanlık görevinden alındı, fakat oluşan tepki sonucunda tekrardan başkanlık koltuğuna oturdu. 4 Aralık 2006'da yapılan seçimleri  kazandı. 2011 yılında kanser teşhisi koyuldu ve ameliyat için Küba'ya gitti. 

2012'de yapılan seçimleri oyların %54'ünü alarak bir kez daha kazandı.

Venezuela'nın uzun bir süredir başında bulunan Chavez, 5 Mart 2013 günü hayatını kaybetti.

(1) Yasemin Çongar, Milliyet gazetesi, 15.04.2002

4 Mart 2013 Pazartesi

Ali Kuşçu'nun Kısaca Hayatı


Ali Kuşçu, 1400 yılında Semerkant'da doğdu. Babası, Timur İmparatorluğu Sultanı Uluğ Bey'in doğancıbaşısı Mehmet Bey idi. 'Kuşçu' adı babasının buradaki görevinden gelmektedir.

Ali Kuşçu
Ali Kuşçu'nun yetiştiği çevre -Semerkant ve Buhara- dünyanın önde gelen bilim merkezlerindendi. Semerkant'da bulunan rasathane, dünyanın en gelişmiş rasathanesi olarak kabul ediliyordu.

Ali Kuşçu, küçük yaştan itibaren matematik ve astronomi ile ilgilendi. Onun bu alandaki yeteneği Uluğ Bey'in de gözünden kaçmamış; eğitimiyle yakında ilgilenmişti.

Dünyaca tanınmış matematik ve astronomi bilgini Bursalı Kadızade Rumi, Uluğ Bey'in isteği üzerine Ali Kuşçu'nun hocası oldu. Ali Kuşçu'nun hocaları arasında Gıyaseddin Cemşid de vardı.

Ali Kuşçu, bir süre sonra kendisini geliştirmek için İran'ın en büyük bilim merkezi Kirman'a gitti. Burada çeşitli bilginlerden dersler aldı ve çalışmalar yaptı. Ay yüzünün jeolojik yapısını inceleyen 'Hall-ü Eşkal-i Kamer' adlı bir risale yazdı. Kirman'daki eğitimini ve çalışmalarını bitirdikten sonra Semerkant'a döndü. Kadızade Rumi'nin ölümünden sonra Semerkant'daki rasathanenin başına geçti.

Ali Kuşçu, Uluğ Bey'in ölümü üzerine Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın yanına gitti. Uzun Hasan'ın Osmanlı Devleti ile yapılacak barış görüşmelerinde gönderdiği heyet arasında Ali Kuşçu da vardı. Fatih Sultan Mehmet, Ali Kuşçu'ya İstanbul'da kalmasını teklif etti. Ali Kuşçu bu teklifi kabul etmek ister, fakat Tebriz'deki elçilik görevini tamamlaması gerektiğini söyler. Bu görevi tamamladıktan sonra İstanbul'a gelir ve kendisi için bir karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu, Ayasofya medresesinde matematik ve geometri dersleri verdi.

Fatih Sultan Mehmet'in "Bilgi güneşi" dediği Ali Kuşçu, 16 Aralık 1474'de İstanbul'da öldü.

2 Mart 2013 Cumartesi

Çanakkale Şehidinin Günlüğü Ortaya Çıktı

Çanakkale Savaşı'nda şehit olan bir askerin cephede tuttuğu günlük 98 yıl sonra gün yüzüne çıktı. Uzun bir süre sonra ortaya çıkan bu günlüğün sahibi ise 71. Alaydan Teğmen İbrahim Naci. İbrahim Naci, savaş öncesinde ve Çanakkale'de tüm yaşadıklarını günü gününe yazdı.
Çanakkale Şehitliği

21 yaşındaki teğmen Çanakkale Savaşı'na katılmak için İstanbul'dan yola çıkmıştı. Yola çıkış anında hissettiklerini günlüğüne şu şekilde yazmıştı: "Akbaş'ta bize Şirket-i Hayriyye'nin 70 Numaralı vapuru tahsis edilmiş. Dünya ne garip, İstanbul'da ruhumuzu dinletmek, biraz hava almak için bindiğimiz bu vapur bizi şimdi nereye götürecekti? Kim bilir belki de bir daha geri dönmemek üzere beni, garip illerin kimsesizlikleri içine atacaktı."

İbrahim Naci'nin günlükleri 24 Mayıs 1915'de başlıyor ve 21 Haziran'a kadar devam ediyor. Son satırlarını da şehit düşmeden çok kısa bir süre önce yazdı. İşte o satırlar:
Saat 07:00 geceden beri düşman taarruz ediyor. Şimdi gidiyoruz. Allah hayır eylesin. 
Saat 11:00 Muharebeye girdik. Milyonlarca top ve tüfek patlamaları. Şimdi birinci onbaşım yaralandı. Allahaısmarladık. 

İbrahim Naci, yapılan taarruz sırasında şehit düştü. Günlüğüne ise komutanı Yüzbaşı Bedri devam etti. Yüzbaşı Bedri'nin İbrahim Naci için günlüğe düştüğü not şöyleydi: 
Zavallı Naci! Evladım gibi sevdiğim yavrum. Defterine emanet ettiğin gizli duyguları bir peder, bir ağabey yakınlığıyla okudum. Bana darılmaz ve hatalı bulmazsın değil mi? Naci, sen ve emsalin ölmediniz. Bir iki kazma darbesiyle oyulmuş bir çukura gömülmediniz. Siz büyük Türklüğün, Müslümanlığın sinesinde hürmet ve saygıyla yaşayacaksınız.

Fakat Yüzbaşı Bedri de 2 Temmuz 1915 günü şehit düştü. Bu sefer günlüğe Bölük İmamı Mustafa Memduh devam etti. 

Peki günlükler nasıl ortaya çıkmıştı? Teğmen İbrahim Naci, savaşa giderken şehit düşmesi halinde günlüğünün İstanbul Beşiktaş'taki evine ulaştırılmasını istedi. Ailesi de günlüğü Çanakkale Savaşı Koleksiyoncusu Seyit Ahmet Sılay ile paylaştı.

Çanakkale Savaşı'nın önemli bir tanığı olan bu günlükle ilgili daha ayrıntılı bilgiler, NTV Tarih dergisinin Mart sayısında yer alıyor.

1 Mart 2013 Cuma

Metin Oktay'ın Hayatı(Kısa-Özet)


Türk futbolunun unutulmaz ismi Metin Oktay, 2 Şubat 1936'da İzmir'in Karşıyaka İlçesinde dünyaya geldi. Öğrenimine Karşıyaka Soğukkuyu İlkokulu'nda başladı. Fakat babasının tayini nedeniyle taşınmaları üzerine öğrenimine Alsancak İlkokulu'nda devam etti. Buradan mezun olduktan sonra İnönü Lisesi'ne gitti; ardından babasının isteğinden ötürü Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitü'süne geçti.
Metin Oktay

Metin Oktay, futbol kariyerine 1951 yılında İzmir'in amatör takımlarından Damlacıkspor'da başladı. Burada 8 numaralı formayı giydi. Oynadığı ilk karşılaşmada iki gol birden atarak tüm dikkatleri üzerine çekti.

Damlacıkspor'da oynayalı henüz uzun bir süre olmamasına karşın ismi büyük kulüplerle anılmaya başladı. Burada kısa sürede gösterdiği başarı neticesinde Genç Milli Takım'a çağrıldı.

1952 yılında Yün Mensucat ile anlaştı. 11 Nisan 1954'de Genç Milli Takım'ın Belçika ile oynadığı karşılaşmada forma giydi ve iki gol attı.

1954 yılında aylık 500 lira maaş ile İzmirspor'a transfer oldu. Burada 17 gol attı ve İzmirspor'un şampiyonluğunda önemli bir katkı sağladı.

İzmirspor'daki başarılı bir sezonun ardından 11 Temmuz 1955 günü Galatasaray'a imza attı. Bu sırada 19 yaşındaydı.

Metin Oktay, Galatasaray formasıyla ilk maçına 28 Ağustos 1955'de Beyoğluspor karşısında çıktı. Galatasaray formasıyla geçireceği başarı dolu yılların da başlangıcıydı bu.

20 Haziran 1959'da Fenerbahçe ile oynan derbi karşılaşmasının 37. dakikasındaki ağları delen golü, unutulmazlar arasında yerini aldı.

Metin Oktay, 1961 yılında İtalya'nın Palermo kulübü ile anlaştı. Ancak kısa bir süre sonra -1962'de- tekrardan Galatasaray'a döndü.

1966'da Zeynep adını koyduğu bir kızı dünyaya geldi. Fakat solunum yetersizliği nedeniyle bir hafta sonra hayatını kaybetti.

Metin Oktay, başarılarla dolu futbol kariyerini, 23 Ağustos 1969 günü oynanan Fenerbahçe maçı ile noktaladı. Futbolu bıraktıktan sonra çeşitli gazetelerde görev yaptı.

Taçsız Kral Metin Oktay, 13 Eylül 1991'de geçirdiği bir trafik kazası sonrası kaldırıldığı hastanede hayata gözlerini yumdu.

 Metin Oktay, son yolculuğuna uğurlanırken tabutunda Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın da flamaları vardı. Çünkü o Türk futbolunun efsanesiydi...

OSMANLI DEVLETİ BİR TÜRK DEVLETİ MİDİR?



Batı literatüründe Osmanlı, daima kavmi-etnik yapısıyla, Türklükle ifade edilmiş, ülke daima Turquía, La Turquie, Turkish Empire diye anılagelmiştir. Daha XIII. yüzyılda Marco Polo (1271) Anadolu'dan geçerken memleketi Turquía diye adlandırmıştır. Devlet tipik bir hanedan devletidir, iktidar mutlak biçimde padişahın tekelindedir, ülke onun mülküdür (patrimonial devlet sistemi). Hanedan, her ırktan kulları gulam sistemiyle Osmanlı yapıp devlet idaresinin başına getirmiş, kullara Türk halkı üzerinde imtiyazlı bir sınıf statüsü vermiştir. Sonuçta, Osmanlı devletine, ne kertede Türk devleti denebilir, sorusu ortaya atılmıştır. Öte yandan, tarihçinin gözünde, Avrupalılar nezdinde Osmanlı Devleti bir Türk devletidir, iyisiyle kötüsüyle onun tüm faaliyetleri Türk'e mal edilmiştir. Avrupa'da başlangıçtan beri tarihçiler bu devleti bir Türk devleti saymışlardır. Osmanlılar arasında bu görüş, II. Murad döneminde Timur oğullarının Osmanlı Devleti'ni bağımlı görmelerine karşı Oğuz Kağan ve Türk Kayı boyu geleneğinin benimsenmesinde vurgulanmıştır. Aşıkpaşazade tarihinde kavim olarak Osmanlı için daima Türk adı kullanılmış, Osmanlı başarıları "Türk arkalandı" diye kutlanmıştır. Osmanlı sultanı, Türkmen Karakoyunlu hanedanıyla akrabalığını iftiharla belirtmiştir. Şu da bir gerçektir ki, Fatih'ten önce devlet idaresinin başına veziriazam sıfatıyla hep Türk ulema ailelerinden kimseler gelmiştir. (1)

HALİL İNALCIK

(1) Halil İnalcık, Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s.155-156

Türk Nedir? Türk Ne Demek? Türk Adı Ne İfade Eder?


Oğuzlar, Karluklar, Uygurlar ve Türkçe konuşan daha birçok Türk toplumu, aynı zamanda genel bir Türk (Törük) adını taşırlar. Türk-man veya Türkmen adının da, kocaman kelimesindeki man ekiyle, gerçek Türk anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Yörük kelimesi yürüyüş halinde, göçebe anlamında ilk defa Osmanlı bürokratları tarafından kullanılmıştır. 

Doğu Anadolu'daki Akkoyunlu ve Şah İsmail'in tebaası olan Türkmenlerden kendi Türkmenlerini ayırt etmek için ihtiyacıyla Osmanlılar, yörük adını tercih etmişlerdir. Osman Gazi, Bizans serhadinde faaliyete başladığı zaman onunla birlikte savaşanlara, hem Hristiyan hem yerli kaynaklar (mesela Aşık Paşazade) Türk genel kavim adını kullanmışlardır. 

Bu genel, ortak Türk adı nereden geliyor? Türk adı aslında siyasi kimlik ifade etmiştir: Türk hanedanlarının egemenliği altına girmiş, Türkçe konuşan yerel halkların birçoğu, Türk adıyla Türk kimliğini almışlardır. İlkin Göktürk siyasi egemenliği (V.-VIII. yüzyıllar) bu halklara ortak Türk adını kazandırmıştır. 

Bu süreç özellikle, Türklerin aynı zamanda İslam kimliğini benimsemeleri ve yerli halkların İslamlaşmaları ile paralel yürümüştür. Anadolu'da İslamiyet'i kabul eden yerli halk, kısa zamanda Türkleşmiştir. Balkanlar'da Müslümanlığı kabul eden yerli Boşnak veya Bulgar için Türkleşti, denir. Bugün Anadolu nüfusunun büyük bir bölümü, kuşkusuz, İslamlaşma yoluyla Türk kimliği kazanmış yerel halklardandır. 

Anadolu'da birçok etnik gruptan oluşmuş yerli halkın Bizans döneminde Rumlaşması süreci böylece durmuştur. Tarih ve arkeoloji, çeşitli bölgelerde farklı menşeden gelen yerel halkların etnik menşelerini tespit etmekte kesin bir sonuca varamıyor. Doğu'dan gelenler için, genel Asyalı (Asiatic ) terimi kullanılırkeni Hititler ve başkaları için, İndo-Aryen deniyor. (1)


HALİL İNALCIK

(1) Halil İnalcık, Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s.20

Recep Tayyip Erdoğan'ın Liderlik Özellikleri


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın liderlik özelliklerini Prof. Dr. İlber Ortaylı yorumladı:


Recep Tayyip Erdoğan nasıl bir siyasetçi, nasıl bir lider profilidir?

Recep Tayyip Erdoğan
Recep Tayyip Erdoğan İstanbul'un fakir mahallesinde yetişip yükselen bir genç tipidir. Kasımpaşa gibi çeşitli sınıfların, farklı unsurların, orta hallinin, fakirin, Yahudi'nin, Müslüman'ın, Karadenizlinin, İstanbullunun bir araya geldiği bir yerde yetişmiştir. Lider politikacıların içinde çok önemli bir yanı vardır. Bence, Türkçe bilmesi bakımından Ecevit-Demirel kategorisindedir. Hitabet dili için kendisini iyi yetiştirmiş, şiir okumuş. Türkçesi çok düzgün. Bu çok önemli. İnsanlarla müthiş bir diyalog kurdu ki bu Türkiye'de az bulunan siyasi karakterdir. Çünkü bizim siyasiler hepsi gökten zembille indirilmişlerdir. Erdoğan ise çocukluktan beri Milli Nizam Partisi çevrelerinde yetişmiş. Gençlik Kolu Başkanı, il başkanı, belediye başkanı olmuş ve buraya kadar gelmiş. Mehmed Zahid Kotku'ya, yani Nakşibendi tarikatı çevrelerine bir ölçüde intisab etmiş. Onun için cemaatlerle sıcak ilişkileri olduğu da pek söylenemiyor. Her zaman için görünüşüne dikkat etmiş bir kişi. Etrafındaki insanlar da öyledir. Diğer taraftan, kendisinde vefa unsuru var ki politikacıda bu özellik çok önemlidir. Bir yandan da çatışmacı bir kişiliği var. Bu olumsuz da olabilir, olumlu da. Bu, bazı insanların hoşuna gider, bazıları ise, kendi partilisi dahil çok ürker bundan.

Erdoğan'ın gücü ve karizması nereden kaynaklanıyor?

En önemli vasfı, partisine sahip olmasıdır. İnsanlar partide ona karşı çıkamazlar. Bu, daha önce hiçbir liderde olmadığı kadar böyledir. Bu otorite nasıl kuruluyor bilmiyorum, ama o partiye hakim. Üstelik bu parti hacimce çok büyük bir parti. Böylelerine hakim olmak çok zordur. Diğer liderler bu ölçüde başaramamışlardır. Ayrıca hem kendisi hem de partisi çok çalışkan; mahalle düzeyine kadar çok çalışıyorlar. Bu çalışkanlık onlara imkan hazırlıyor.(1)

(1) İlber Ortaylı ve İsmail Küçükkaya, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı (1923-2023), Timaş Yayınları, İstanbul 2012, s.243-244

RECEP TAYYİP ERDOĞAN'IN KISACA HAYATI