29 Temmuz 2013 Pazartesi

Türkiye Osmanlı Devleti'nin Devamı mı?


Peyami Safa, "Türkiye Osmanlı'nın devamı mı?" sorusunu yıllar önce bir yazısında cevaplıyor. İşte Peyami Safa'nın o yazısı:

Bazı makalelerimde "Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Devleti, Osmanlı Meşrutiyeti, Osmanlı münevveri, Osmanlı şairi, Osmanlıca..." deyimlerini kullanırım. "Osmanlı"yı "Türk"ten ayırıyormuşum zannını veren bu vasıflandırmalar, beni yazılı ve sözlü sorular karşısında bırakıyor. "İstizah" sınırını aşıp itiraz halini alan bu sorular şöyle özetlenebilir:
-Bugünkü Türk Devleti Osmanlı Devleti'nin devamı değil midir? Rejim değiştirmekle bir devletin bünyesi ve mahiyeti değişir mi? Osmanlı Devleti yabancı bir devlet midir? Osmanlılar Türk değil midirler?
Hiç şüphesiz bugünkü Türk Devleti, Osmanlı Devleti'nin devamıdır. Coğrafyası, tarihi, dili, kanunları, mülki teşkilatı aynıdır. Cumhuriyet rejimini kuranlar Osmanlı ricalidir. Edebiyat tarihimiz, galip tarafiyle, Osmanlı edebiyatı tarihidir. Milli kütüphanelerimiz Osmanlı kütüphaneleridir. Sanat abidelerimiz: Camiler, şadırvanlar, çeşmeler, medreseler ilh... Osmanlı mimarisidir. Osmanlı milleti Türk milletiydi. Atalarımızdı. Her Türk'ün müşterek soyadı "Osmanlı"dır. Bunu inkar etmek için coğrafyayı, tarihi, dini, dili, hukuku, ecdadımızı inkar etmek, soysuzluğu kabullenmek lazımdır. Bir devletin rejimi, hatta adı değişebilir, siyasi coğrafyası, tarihi, dini, dili ve teşkilatı aynı kaldıkça bünyesi ve mahiyeti (yani kendisi) devam ediyor demektir.

Osmanlı Devleti veya Osmanlı münevveri gibi tabirler, Cumhuriyetten evvelki devirleri kısaca ve kolayca hatırlatmak için bir tasarruftur, elverişliliktir, yoksa ayrı bir varlığın ve mahiyetin ifadesi değildir. Türk olduğumuz ne kadar muhakkaksa Osmanlı olduğumuz da o kadar aşikardır

KAYNAK

Peyami Safa, Milliyet gazetesi, 07.02.1959, s.2

28 Temmuz 2013 Pazar

Gülse Birsel Kimdir?


Gülse Birsel, 11 Mart 1971'de İstanbul'da dünyaya geldi. Lise öğrenimini Beyoğlu Anadolu Lisesi'nde yaptı. Yükseköğrenimini ise Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde tamamladı. Üniversite öğrenimini sürdürürken Aktüel dergisinde çalışmaya başladı. 

Üniversiteden mezun olduktan sonra Columbia Üniversitesi'nde sinema üzerine mastır yaptı. Türkiye'ye geldikten sonra kısa bir süre ATV'de çalıştı. Ardından önce Esquire dergisinde, daha sonra da Harper's Bazaar dergisinde görev yaptı. 2001 yılından itibaren Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladı. 

2002 yılında ATV ekranlarında yayınlanan "G.A.G" adlı programın hem yazarlığını hem de sunuculuğunu yaptı. 

2003 yılında "Gayet Ciddiyim" isimli kitabını yayınlandı. Kitap, uzun süre çok satanlar listesinde yer aldı. 

ATV'de yayınlanan "Avrupa Yakası" adlı dizide senarist ve oyuncu olarak yer aldı. 

İlk sinema deneyimini "Hırsız Var" adlı filmle yaşadı. Daha sonra 2009 yılında "Yedi Kocalı Hürmüz" filminde de oynadı.

2012 yılında Kanal D ekranlarında yayınlanan "Yalan Dünya" dizisinin senaristi ve oyuncusu olmuştur. 

KİTAPLARI

Gayet Ciddiyim
Hala Ciddiyim
Yolculuk Nereye Hemşerim? 
Velev ki Ciddiyim?
Yazlık

Sabahattin Ali Kimdir? Hayatı ve Eserleri


Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne'de doğdu. Babası Yüzbaşı Selahattin Ali'nin görevi nedeniyle öğrenimini farklı okullarda sürdürdü. İlkokulun ardından Balıkesir Öğretmen Okulu ve İstanbul Öğretmen Okulu'nda okudu. Bir süre Almanya'da eğitim gördükten sonra Türkiye'ye döndü. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptı.

1932 yılında okuduğu bir şiirden dolayı cezaevine girdi, fakat af çıkması üzerine serbest kaldı. 1935 yılında Aliye Hanım ile evlendi. Musiki Muallim Mektebi ve Ankara Devlet Konservatuarı'nda öğretmenlik yaptı.

İlk şiirleri Çağlayan dergisinde yayınlandı. Yedi Meşale, Varlık ve Resimli Ay dergilerinde yazıları çıktı. 

1945 yılında Yeni Dünya ve La Turquie gazetelerinde yazmaya başladı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'le birlikte çeşitli dergiler çıkardı. Bu dergilerde yayınlanan bir yazısından ötürü üç ay hapis yattı. Sabahattin Ali, kendisine uygulanan baskılardan dolayı yurtdışına gitmeye karar verdi. Fakat pasaport verilmeyince kaçak olarak gitmeye çalıştı.  

2 Nisan 1948'de kendisini Bulgaristan'a götürmesi için anlaştığı bir kaçakçı tarafından öldürüldü. 

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Edebiyata şiirle başladı, ama asıl gücü hikayeciliğindedir. Öykülerinde konularını, Anadolu halkının ve köylülerinin yaşamlarından çıkaran Sabahattin Ali, daha çok realizmden natüralizme kayan bir gözlem gücü ile ezilen halkın acılarını dile getirdi. Ali, son yıllarında sembolik, hicivli masallar yazdıysa da hikayelerindeki güce ulaşamadı. [1] Aydınların, kentlilerin Anadolu insanına bakışını eleştirdi. 

ESERLERİ

Romanları
Kuyucaklı Yusuf
İçimizdeki Şeytan
Kürk Mantolu Madonna

Öyküleri
Değirmen
Kağnı
Hanende Melek
Ses
Yeni Dünya
Sırça Köşk
Kamyon
Bir Orman Hikayesi

[1] Milliyet gazetesi, 02.04.1988, s.10

Osman Gazi Kimdir? Osman Gazi'nin Hayatı


Osman Gazi, 9 Mayıs 1258'de doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, annesi ise Hayme Ana'dır. Kendisine "Kara Osman" ve "Fahreddin" de denilmiştir. 37 yıl saltanat sürdü. Orhan, Pazarlı, Çoban, Hamid, Alaaddin, Melik ve Savcı adlarında 7 oğlu, Fatma adında da bir kızı vardı. Yerine oğlu Orhan Gazi geçmişti.

Doğu'dan gelen Moğollar Anadolu'yu nüfuzları altına almışlardı. Anadolu Moğol egemenliğine girmiş sayılırdı. Selçuk İmparatorluğu son günlerini yaşıyor ve çöküyordu. Sultan Alaeddin Anadolu Türklerini kurtaracak tek güçlü kişinin Osman Bey olduğunu anladı. O'na "Beylik" verdi ve bir ferman gönderdi. Bundan sonra Anadolu Türkleri Moğollara isyan ettiler. Moğollar da Selçuklu Sultanı Alaeddin'i esir edip İran'a götürdüler.

BİR İMPARATORLUK DOĞUYOR...

Anadolu Türkleri başsız kalmıştı. Her yerde bir beylik vardı, ama bir baş yoktu. Beyler bir araya geldiler ve Osman Gazi'yi kendilerine baş seçtiler. Ve şöyle dediler ona:
-Sen Kayı Han neslindensin. Kayı Han, Oğuz Han'dan sonra başbuğ olmaya layıktır. Gün Han'ın vasiyeti üzerine Hanlık, Kayılara düşmektedir. Selçuk Sultanlığı artık yıkıldı. Ama Türk boyu yenilmedi. Sende Hanlığa liyakat var. Senin üstünde ittifak edelim. Zira Saltanat ittifakla olur. Biz seni Han tanıyoruz ve sana itaat ediyoruz.

Toplantıda Anadolu Türklerinin pirleri de vardı: Osman Bey'in kayınpederi Şeyh Edebali, Bektaşilerin piri Hacı Bektaş Veli ve Ahilerin piri Ahi Evran...

27 Ocak 1299 

Oğuz Han Hun Devleti'ni, Bumin Kağan Göktürk Devleti'ni, Selçuk Han Selçuklu Devleti'ni kurmuştu. Osman Bey de Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusuydu... Türk tarihinin en haşmetli, en kudretli ve en uzun ömürlü devleti, işte böyle kuruldu.

Osmanlılar artık Anadolu'nun büyük gücüydü. Gözleri Batı'daydı. Bizans İmparatorluğu'nun Tekfurları Türklerle baş edemiyorlardı. Osmanlı akıncıları almadık kent, yıkmadık kale bırakmamışlardı. Sıra Bursa'ya gelmişti. Ama Osman Gazi hastaydı. 1320'den sonra savaşlara katılamadı. Nikris denilen bir çeşit romatizma ayaklarına rahat vermiyordu. Seferlere oğlu Orhan Gazi çıkıyordu. Oğlunu Bursa'ya yollarken, "Sabır gerek" dedi, "Sabredeceksin ve zaferi kazanacaksın." Orhan Gazi babasının dediğini tuttu. Sabretti ve Bursa'yı aldı.

BURSA'NIN ALINIŞI

Osman Gazi, Bursa'nın alınışında bulundu. Hastaydı, elleri ve ayakları şişmişti. Çadırda yatıyordu. Zaferden sonra oğlunu ve kumandanlarını başına topladı:
-Sizlere ilk vasiyetim şudur: Savaşacaksınız, Türk'ün ve İslam'ın kuvvetini yaşatacaksınız. Bir an bile cenkten geri kalmayacaksınız. Cihadın kemaline varıp, sancağı daima yüce tutunuz. Müslümanlığa daima hizmet ediniz. Bu hanedan kuvvetini ve kudretini daima yaşatacak ve devam ettirecektir. Soyumdan her kim adaletten ve doğru yoldan geri kalırsa Peygamberimizin şefaatinden mahrum ola!

Sonra oğlu Orhan Gazi'ye döndü:
-Oğlum, ölüme itaat etmeyen bir padişah yoktur... Şimdi Allah'ın hüküm ve emri ile ölüm yaklaştı. Artık dünya zevklerinden ümidi kesmek gerek. Ey bahtiyar oğul! Bu devleti, bu emaneti sana bırakıyorum... Seni Hüda'ya emanet ediyorum. Ceza ve hesap gününde Allah'ın vedialarını senden isteyeceğim. Bütün işlerinden adaleti üstün tut. Halkın ve askerlerinin hakkını yeme. Onların haklarını tam ver.
Osman Gazi bundan sonra çok yaşamadı. Baba ocağı Söğüt'te 1326'da öldü. Başbuğ seçildiği zaman ardından şu dörtlüğü yazmışlardı:


Osman, Ertuğrul Oğlusun
Oğuzhan Kayıhan Neslisin
Hakkın Bir Kemter Kulusun
İslambolu Aç Gülzar Yap

İslambol'u, yani İstanbul'u açıp gülzar yapmak, torunlarından birine, Fatih Sultan Mehmet'e nasip oldu.

KAYNAK

Milliyet gazetesi, 26.03.1972

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Oğuz Atay Kimdir? Hayatı ve Edebi Kişiliği


Oğuz Atay, 12 Ekim 1934 tarihinde Kastamonu'da doğdu. Babası bir dönem milletvekilliği yapmış olan Cemil Atay, annesi ise ilkokul öğretmeni Muazzez Atay'dır. Yükseköğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nde yaptı. 

Mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1975 yılında ise doçent oldu. İlk romanı "Tutunamayanlar", büyük ses getirdi ve TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Daha sonra "Tehlikeli Oyunlar" isimli kitabını yayınladı. 1975 yılında, hikayelerinin yer aldığı "Korkuyu Beklerken" kitabını ve Prof. Dr. Mustafa İnan'ı anlatan "Bir Bilim Adamının Romanı" kitabını yayınladı.

Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de hayatını kaybetti.

Enis Batur, Oğuz Atay'ı anlatıyor: 

Oğuz Atay'ın çıkışı bile şaşırtıcı olmuştu: İlk romanı "Tutunamayanlar" nice serüvenden sonra gün ışığına çıktığında, gerektiğinde iğneli bir dille dört dörtlük değerlendirmesini yapabildiği o klasik "edebiyat çevrelerimiz", alışılagelmiş ölçüleriyle yaklaştı ona ve yapıtına: Yazar "aslında" mühendisti ve "biraz gecikmiş" olarak, 35 yaşında ilk ürününü verebilmişti, "üstelik bunun devamı da gelmeyebilir"di.

Bu garip "selam"a kendine göre bir karşılık verdi Oğuz Atay: 1977'de, 43 yaşındayken yüküne dayanamayıp terk ettiği dünyaya, topu topu 7 yıl içinde yazıp bitirdiği iki romanı, bir öykü kitabını ve bir oyunu, bitiremediği bir dördüncü romanın ve günlüğünün büyükçe bir bölüğünü bıraktı, kim bilir kaç güzelim tasarıyı kendisiyle birlikte götürdü. 

Oğuz Atay'ın tarihe, topluma ve insana bakışında Kemal Tahir'le bir hayli ortaklık taşıdığı söylenmiştir. Buna karşılık, edebiyata yaklaşımları, yapıtlarını kuruş biçimleri açısından pek az ortak noktaları vardır. İlle de bir yakınlık aramak gerekiyorsa, Oğuz Atay, eskilerden daha çok Halit Ziya'ya, çağdaşlarından ise bir hayli Leyla Erbil'e yakın bir çizgi geliştirmiştir. Batı edebiyatıyla ilgili olarak, Dostoyevski'den Joyce'a bir hayli yazarın adı gündeme getirilmiştir ama belirgin bir etkiden söz etmek güçtür; olsa olsa Joyce'la olan yakınlığı ciddiye alınabilir.

Yazı tekniği açısından sınırlı değildi Oğuz Atay'ın repertuvarı: Romanlarında "mektup" gibi klasikleşmiş ögelerden yararlandığı kadar 'iç monolog' gibi modern anlatım yollarını da kullandığı, üstelik bunları ustalıkla aynı anlatı gövdesinde uzlaştırdığı görülür. İlk romanı "Tutunamayanlar", bu açıdan eleştirilebilir belki: Çok sayıda anlatım yolunun denenmesi bütünlüğü zedelemese bile dağınık bir örgü oluşmasına yol açmıştır. Ama sonradan, özellikle de öykülerinde son derece ekonomik, anlattıklarıyla tam anlamıyla örtüşen bir üsluba ulaşmıştı Atay; Ölümünden önce bitirebildiği son öykü olan "Demiryolu Hikayecileri"nde bu buluşma yetkin bir boyut kazanmıştı.

Oğuz Atay'ın üslubunu ve kullandığı anlatım yollarını anlattıklarından soyutlamak elde değildir: Kırgın,yaralı bir ses, yoğun ama gizli bir hüzün perdesinin önünden kara alaya ulaşır orada. Kişileri de öyledir: Hemen tümünü "bir yerlerden tanırız" aslında, "bizden biri"dirler korkutucu biçimde, ya da bizimle her an dönüşebileceğimiz "insanlık durum"larıdır sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkan. Bu, Mustafa İnan için de, "Beyaz Mantolu Adam" için de böyledir: Bir uçtan ötekine giderken, yaşadığımız ve "sandığımız" gerçekler, tıpkı oynadığımız ve bizi oynayan oyunlar gibi Oğuz Atay'ın yarattığı "Türkiye Ruhu" freskosunun bütününe yerleşip okuru ürpertirler. 

KAYNAK

Enis Batur, Milliyet gazetesi, 30.01.1984, s.9

Hürrem Sultan Kimdir? Hürrem Sultan'ın Hayatı


Hürrem Sultan, Avrupalıların "Muhteşem" dedikleri Kanuni Sultan Süleyman'ın başkadını. O da Kanuni gibi gerçekten "Muhteşem" sıfatına layık biri. Adı, Batılı kaynaklarda Roxelane, Rosa, Ruziac şeklinde geçen Hürrem Sultan, bu adı Kanuni'nin sarayına girdikten sonra aldı. Slav kökenli olduğu kesin. Ünlü tarihçi Hammer'e göreyse Galiçyalı bir papazın kızı. Saraya cariye olarak girdikten sonra padişaha takdim edildi ve ondan bir erkek çocuk dünyaya getirmesi üzerine, Kanuni ile nikahlandı.

Bu durum, Şehzade Mustafa'nın annesi Mahidevran Sultan'ı sinirlendirdi ve Hürrem ile arasında müthiş bir çekişme ve rekabet başladı. Ancak, Kanuni'nin annesi Hafsa Sultan, iki gelini arasına girerek bu çekişmenin büyümesini önledi. Önledi ama, son derece hırslı ve güzel bir kadın olan Hürrem Sultan, bu arada Kanuni'nin gözdesi olmuş, başkadınlığa yükselmişti. 

Hafsa Sultan'ın ölümünden sonra Hürrem Sultan'ın ihtirasını tıkayan son yol da kapandı ve bu sarışın, beyaz tenli, açık renk gözlü (mavi ya da yeşil) kadın, Osmanlı hareminin tek etkili ve egemen kişisi oldu. Kanuni'yi de etki alanı içine almıştı. Öyle ki, artık önemli devlet görevlilerini tayin ya da azletme gücüne erişmişti. Muhteris Hürrem Sultan'ın tek arzusu oğlu Şehzade Selim'in (Sonradan padişah olan ll. Sarı Selim) kocasından sonra Osmanlı tahtına çıkmasıydı. Bunun için önündeki tek engel, rakibi Mahidevran Sultan'ın oğlu ve veliaht Şehzade Mustafa idi. İlk iş olarak Mahidevran Sultan'ı Şehzade Mustafa'nın yanına göndertti. 

Sadrazam İbrahim Paşa, istekleri doğrultusunda hareket etmeyince yandaşlarıyla birlikte padişahı kışkırtarak, Kanuni'nin kızkardeşi Hatice Sultan'ın kocası olan Makbul İbrahim Paşa'yı öldürttü (1536) ve yerine kızı Mihrimah Sultan ile evli bulunan damadı Rüstem Paşa'nın sadrazam olmasını sağladı. Hemen bir entrikaya başvurarak Şehzade Mustafa'yı da öldürtüp, oğluna saltanat yollarını açtı. 

Hürrem Sultan, gerçekten çok hırslı biriydi ve kocasını avucunun içine almış, Osmanlı sarayına tek başına egemen olmuştu. Saraydaki otoritesini her geçen gün güçlendirirken hayır işlerine de önem verdi; birçok imaret, cami, çeşme vb. yaptırdı. 

Kanuni ile birlikte gittikleri Edirne'den dönerken yolda hastalandı ve oğlu ll. Selim'in padişahlığını göremeden, Valide Sultan olamadan öldü, Süleymaniye Camii avlusuna gömüldü. 1558'de öldüğünde 53 yaşındaydı...

KAYNAK

Erdoğan Tokmakçıoğlu, Milliyet gazetesi, 11.07.1992, s.17


Cemal Süreya Kimdir? Kısaca Hayatı


Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan'da doğdu. Babası Hüseyin Seber, annesi ise Gülbeyaz Seber'dir. 6 yaşında ailesiyle beraber Erzincan'dan ayrılarak Bilecik'e yerleşti. İlkokula, Bilecik'te başladı ve İstanbul'da devam etti. Lise öğrenimini Haydarpaşa Lisesi'nde yaptı. Yükseköğrenimini ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde tamamladı. 

Üniversiteden mezun olduktan sonra Maliye Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Orta Doğu İktisat Bankası ve Türk Dil Kurumu'nda çalıştı.

Annesini küçük yaşta kaybeden Cemal Süreya, edebiyata yönelişi ile ilgili şunları söyler: "Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden vardır. Ama bir keskin neden ararsam bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim." 

Cemal Süreya'nın okuma tutkusu çocukluğunda başlamıştı. O günleri şöyle anlatıyor: "Bizim çocukluğumuzda her kitabı bulamazdık. Bunun için elime ne geldiyse okudum. Hatta sokakta kese kağıdı ve gazete bulurduk, içinde roman varsa okurduk."

Dostoyevski'nin yazarlık kariyerinde önemli bir etkisi oldu: "Benim edebiyatla ilgili olarak ikinci bir doğum tarihim var: 1943. Dostoveyski'yi okudum ve ondan sonra hiç huzur kalmadı bende."

Cemal Süreya, şiir ve yazılarını çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayınladı. 1990 yılında vefat etti.


CEMAL SÜREYA'NIN ESERLERİNDEN BAZILARI

Üvercinka
Göçebe
Beni Öp Sonra Doğur Beni
Güz Bitiği
Şapkam Dolu Çiçe

Musul Sorunu - Musul'u Nasıl ve Neden Kaybettik?


Musul Sorunu nedir? Musul nasıl kaybedildi? Musul'u hangi antlaşma ile kaybettik? Musul'u kaybetmemizin nedeni nedir?

Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan, Mehtap TV'de yayınlanan 'Tarih Aynası' programında Musul Sorunu hakkında önemli açıklamalarda bulundu. İşte Armağan'ın açıklamaları: 

1923 yılının Ocak-Şubat ayları Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) oldukça hararetli tartışmalara sahne olmuştur. Bu tartışmalarda, Lozan'dan dönmüş bulunan İsmet Paşa'nın getirdiği haberler çok etkili oldu. Buna göre özellikle iki konuda Lozan'daki müzakerelerde tıkanıklık yaşanmıştı. Bunlardan birisi kapitülasyonlar, diğeri ise Musul meselesidir. 

MUSUL MİSAK-I MİLLİ'YE DAHİL Mİ?

Misak-ı Milli aslında bir konsepttir. Bu konsept esasını 7. maddede bulur. Bu 7. madde şöyle der: Hattı mütarekenin dahil ve haricinde bulunan Osmanlı-İslam ekseriyetinin haklarını ve topraklarını korumak... Yani Mondros Mütarekesi'nin dahilinde ve haricinde kalan müslüman Osmanlı çoğunluğudur söz konusu edilen

Dolayısıyla burada küçültülmüş bir Osmanlı profili karşımıza çıkar. Hiçbir zaman sınırlar tam olarak çizilmemiştir. 1923'ün başlarında mecliste Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, Başbakan Rauf Orbay'a bir kez daha sorar: "Musul Misak-ı Milli'ye dahil midir, değil midir?" Rauf Orbay da, "Dahildir" der. 

Musul'un Türkiye'ye ait olduğu Lozan'da defalarca dile getirilmiştir. Fakat İngilizler de bizden Musul'u koparmak için ısrarla Basra Körfezi'nin çerçevesinde bir Musul haritası çizmeye çalışırlar. Dolayısıyla Musul müzakerelerde çok önemli bir rol oynamıştır. Lozan müzakerelerindeki 4 Şubat tarihli kesinti esas olarak Musul üzerinde cereyan etmiştir. 

1923 Temmuz'unda imzalanan Lozan Antlaşması'nda İngiliz delegasyonu, Musul'u bizden kopartmayı bir şekilde başardı. Şunu kabul etmek gerekir ki Musul konusunda Lozan'da başarılı olamadık. İngilizler bütün kozlarını kullanarak bizi Musul konusunda taviz vermeye zorladılar. 

Lozan'ın genel görüşmeleri içerisinde Musul'u çıkarttık ve dedik ki: "Bir yıl içerisinde biz İngilizlerle bu meseleyi çözeceğiz. Eğer çözemezsek bu mesele Cemiyet-i Akvam'a gidecek ve Cemiyet-i Akvam Musul'un kimde kalacağına karar verecek." 

MUSUL SORUNU VE ŞEYH SAİT İSYANI

Bir yıl içerisinde Musul'u halledemedik. Musul halkının bizi desteklediğini söyledik. Hatta 1922'de Özdemir Bey isimli bir binbaşıyı Mustafa Kemal anlaşmalı olarak Musul'a operasyonlar yapmaya gönderdi. Musul'daki bu operasyonlarda önemli ölçüde başarı sağlandı. Ama İngilizler daha sonra Özdemir Bey komutasındaki kuvvetlerimizi püskürtmeyi başardılar. Arkasından da gelen Şeyh Sait İsyanı, Musul konusundaki bütün tezlerimizin zayıflamasına sebebiyet verdi. 

1925'te gerçekleşen Şeyh Sait İsyanı'nın ardından İngilizler, "Siz kendi içinizde bir birlik sağlayamıyorsunuz, Kuzey Irak'ta hiç sağlayamazsınız" diyerek dünya kamuoyunu bizim aleyhimizde yönlendirdi.

1926'da İngilizlerle Musul üzerinde nasıl bir hakkımız olabileceği meselesi tartışıldı. O sırada Türkiye ekonomisinin de zorda olmasından dolayı Musul'daki petrollerden hisse almak istendi. Ancak İngilizler hisse vermedi, sadece kardan pay verebileceklerini söylediler. Bunu da ancak yüzde 10 ve 25 yıl için verebileceklerini söylediler. Türkiye'nin de elinde fazla pazarlık gücü kalmadığı için bu konuda daha fazla adım atılamadı ve 1926'da Musul kesin olarak İngilizlere devredildi. 

MUSTAFA KEMAL: DİRENİN, KURTULUŞ GÜNEŞİNİZ DOĞACAK

Ama 1925-1926 arasında Mustafa Kemal'in oradaki Cebbali ailesine bir mektup yazarak, "Direnin, yakında Kurtuluş güneşiniz doğacak" diye haberler gönderdiğini biliyoruz.

Yavuz Sultan Selim Küpe Takar mıydı?


Yavuz Sultan Selim küpe taktı mı? Yavuz Sultan Selim'e atfedilen küpeli resim gerçek mi?


Konu hakkında Tarihçi-Yazar Yavuz Bahadıroğlu şu yorumu yapmakta: 

Yavuz Sultan Selim'i küpeli gösteren resim, Yavuz Sultan Selim'in resmi değildir. Hatta bazı tarihçilere göre Şah İsmail'in resmidir. Çünkü Yavuz Sultan Selim süslü giyinmeyi sevmezdi. Hatta süslü giyinenlere çıkışırdı. Ayrıca Osmanlı geleneklerinde taç yoktur, sarık vardır. Sarığın üzerine de taç zaten olmaz. Batılılar, kafalarındaki bir şark sultanını resmetmişlerdir.  

Bir seferinde bayram sabahı el öpmeye gelen Şehzade Süleyman'a, "Evladım bu ne süslü giyinme, annene giyecek bir şey bırakmamışsın" diye yarı şaka takılan bir adam böyle taçlı, küpeli resim yaptırmaz.

Bazı tarihçiler ise küpe takıyor diyorlar. Oradan da iki rivayet geliyor. Birincisi, şehzadeliğinde bir tüccar kıyafetiyle Safevi Devleti'nin başkentine gidiyor ve orada Şah İsmail'le satranç oynuyor. Satrançta Şah İsmail yenilince tokat atmış ve bu kulağıma küpe olsun diye küpe takmış. İkincisi ise, Mısır Seferi sırasında kölelere rastlamış. Bu köleler kölelik işareti olarak tek küpe takarlarmış. Yavuz Sultan Selim, "Ben de Allah'ın kulu ve kölesiyim" anlamında küpe takmış derler. Benim kanaatime göre o tablo Yavuz Sultan Selim'e ait değil.

Konu üzerine Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan'ın yorumu da benzer nitelikte. İşte Armağan'ın açıklamaları:

Bu resmin kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor. Topkapı Sarayı'nda padişahlar koleksiyonu var ve bu padişahlar koleksiyonunda o resmin ne aradığını, ne zaman girdiğini bilmiyoruz. Resim üzerinde yapılan incelemelerde bu resmin 19. yüzyıl başlarında yapıldığı kanaati hakim oluyor. Dolayısıyla bu resmin 16. yüzyılda, Yavuz Sultan Selim zamanında, yapılmış olma ihtimali yok. Bu, en azından 300 sene sonra yapılmış bir tablo. Bu tablonun Osmanlı ressamları tarafından yapılmış ihtimali de yok. Bu, batılı bir ressam tarafından yapılmıştır. Avrupa'da özellikle 16. yüzyıldan sonra Osmanlı padişahlarını küpeli gösterme eğilimi vardır. Dolayısıyla Avrupalıların hayal gücünde icat ettikleri bir anlayışın resme dönüşmüş şeklidir. Yoksa Yavuz Sultan selim bu şekilde bir küpe takmamıştır. Yavuz Sultan Selim sadeliği bir hayat prensibi haline getirmiş bir padişahtı. Sade giyinmeyi, sade kıyafetle gezmeyi, hatta törenlere bile gösterişli olmayan kıyafetlerle çıkmayı bir prensip edinmişti. 

26 Temmuz 2013 Cuma

Enver Paşa Kimdir? Enver Paşa'nın Hayatı


Enver Paşa, 1881 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası devlet memuru Hacı Ahmet Paşa, annesi ise Ayşe Hanım'dır. İlkokulun ardından önce Manastır Askeri Rüştiyesi'ni, daha sonra Soğukçeşme Askeri İdadisi'ni bitirdi. 1899 yılında Harp Okulu'ndan, 1902 yılında ise Harp Akademisi'nden mezun oldu.

Mezun olduktan sonra Selanik'teki Üçüncü Ordu'da görevlendirildi. Kolağalığı ve kurmaylıktan sonra 1906 yılında binbaşılığa terfi etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Makedonya'daki ihtilal hareketine katıldı. İkinci Meşrutiyet'in ilan edilmesinden sonra "Hürriyet Kahramanı" olarak anılmaya başlandı. 

31 Mart Ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu'nda yer aldı. 1911 yılında Naciye Sultan ile nişanlandı. İtalyanların Trablusgarp'ı işgal etmesi üzerine derhal bölgeye gitti. İtalya'nın işgaline karşı halkı teşkilatlandırdı. Fakat İstanbul'a çağrıldığı için bölgeden ayrılmak zorunda kaldı.

23 Ocak 1913'te Bab-ı Ali Baskını'nı gerçekleştirdi. Balkan Savaşı'nda Bulgarların elinde olan Edirne'yi geri aldı. 1914 yılında Harbiye Nazırı oldu ve 1918 yılına kadar bu görevini sürdürdü.

Birinci Dünya Savaşı'na Almanların yanında girilmesinde önemli rol oynadı. 80 bin askerin şehit olduğu Sarıkamış Harekatı'nın komutanlığını üstlendi. Birinci Dünya Savaşı yenilgiyle sonuçlanınca önce Almanya'ya ardından da Rusya'ya gitti. 

"Turan Devleti" kurmak için Ruslarla mücadele eden Enver Paşa, 4 Ağustos 1922'de hayatını kaybetti. 
Enver Paşa, eyleme geçtiği zaman sadece 25 yaşında. Çok dikkat etmek gerekir. Özelliği komitacı olmasıdır. Yani tam eylemci, icabında dağa da çıkabilen, gerekiyorsa gizli toplantı da yapabilen biri. 1908'de 27 yaşında "Hürriyet Kahramanı" olarak bütün dünya tarafından saygı duyulan biri. (1)

(1) Orhan Koloğlu, SKY Türk, Şimdiki Zaman programı

25 Temmuz 2013 Perşembe

Bilgisayarın Açılışını Hızlandırma

Bilgisayarın açılışını neden çok uzun sürüyor? Bilgisayarın açılışı nasıl hızlandırılabilir? 

Bilgisayarların eskisine göre yavaş açılmasının birçok nedeni olabilir. Ancak uzmanlar bu soruyu genelde açılış sırasında çok fazla programın sisteme yüklenmesinden kaynaklandığını belirtiyor. 

WİNDOWS KULLANICILARI İÇİN BASİT BİR YÖNTEM

Windows kullanıcıları, bilgisayar açılırken hangi programların sisteme yüklendiğini "MSCONFIG" komutuyla görebiliyor. 

"MSCONFIG" komutunu çalıştırmak için "Başlat" butonunun üzerindeki boşluğa "MSCONFIG" yazıp Enter'a basmak yeterli. Komut çalışınca Windows yeni bir pencere açıyor. Açılan pencerenin üst menülerinden "Başlangıç" bölümünü seçince ise açılış sırasında yüklenen programların bir listesi ekranda görünüyor. Kullanıcılar bu listeden çalışmasına gerek duymadığı ögeleri kaldırarak bilgisayarın daha hızlı açılmasını sağlayabilir. 

GÜVENLİK PROGRAMLARINI KALDIRMAYIN!

Ancak uzmanlar bu listede yer alan güvenlik programlarının kaldırılmasının bilgisayara virüs buluşması ihtimalini arttırabileceği konusunda da uyarıyor.

KAYNAK

NTV, Tekno Bülten programı 

Doğu Türkistan - Sincan Uygur Özerk Bölgesi


Tarihi Türkistan coğrafyasının bugün Çin sınırları içinde kalan doğu bölümü, "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" olarak biliniyor. Çin'in kuzeybatısındaki özerk bölgenin yüz ölçümü yaklaşık 1 milyon 600 bin metrekaredir. Geniş bir coğrafyaya yayılan bölge bugün Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan'la komşu durumda. 21.5 milyon nüfuslu özerk bölgede çoğunluğu Uygur Türkleri oluşturuyor. Uygur Türklerinin nüfusa oranı yüzde 45. İkinci sırada ise yüzde 41'lik bir oranla Han Çinlileri bulunuyor. 

Pekin yönetiminin "Hanlılaştırma" politikası yüzünden bölgenin demografik yapısı son 50 yıl içinde dramatik bir şekilde değişti. Bölgede aynı zamanda Kazak, Kırgız ve Moğol kökenli gruplar da yaşıyor. Bu etnik gruplara ait 5 ayrı özerk yapı daha bulunuyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde bağımsız olan Doğu Türkistan, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda Çin ve Rusya'nın hakimiyet mücadelesine tanık oldu. 

1878'de Çin tarafından işgal edilen bölge, yeni topraklar anlamına gelen "Sincan" ismi ile doğrudan imparatorluğa bağlandı. Son olarak 1944 yılında ilan edilen Doğu Türkistan Cumhuriyeti, 5 yıl sonra komünist idareye bağlı Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun bölgeye girmesiyle son buldu. O dönem baskılardan kaçan binlerce Uygur Türkü, Himalayaları aşarak doğduğu topraklara terk etti. Bu insanların önemli bir bölümü bugün halen Türkiye'de yaşamını sürdürüyor. 

Bugünkü Sincan-Uygur Özerk Bölgesi'nin başkenti Urumçi'dir. Türk tarihinin önemli kültür merkezlerinden Kaşgar da özerk bölgenin sınırları içerisinde. Kent, Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib'in türbelerine ev sahipliği yapıyor. Bölge başta petrol ve kömür olmak üzere önemli yeraltı kaynaklarına sahip. Bölgedeki kaynaklar, enerji sıkıntısı çeken Çin için büyük önem taşıyor. Ancak bölgenin kaynaklarının bölgeye aktarılmaması tepkilere yol açıyor. 

Uygur Türklerinin en önemli sorunları, işsizlik ve Uygurca eğitime getirilen sınırlamalardır. 

Başkent Urumçi, 5 Temmuz 2009'da Uygur Türklerinin barışçıl gösterilerine sahne olmuş, ancak Han Çinlilerinin müdahalesi sonucu çıkan olaylarda 197 kişi hayatını kaybetmişti. 

KAYNAK

TRT Haber, Dünya Gündemi programı

Atatürk ve Mussolini


Atatürk'ün Mussolini İtalyasına karşı izlediği siyaset daima kuşkulu olmuştur. Mussolini'nin emperyalist politikası, emperyalizme karşı ilk ve en güçlü savaşı vermiş olan Atatürk'ün görüşlerine uymuyordu. Ona göre Mussolini iyi bir hükümet adamı, fakat kötü bir devlet adamıydı. İkinci Cihan Savaşı'nın sonu Atatürk'ün ne kadar doğru düşündüğünü ortaya koydu. İşte İtalya'nın emperyalist devresine ait İsmail Hakkı Tekçe'den bir hatıra:

Sık sık İtalyan gemilerinin asker ve mühimmat yüklü olarak denize açıldığı haberi gelirdi. Bu gemilerin nereye gittikleri, nereye hangi saatte vardıkları hakkında bilgi almadan Atatürk yatağına girmezdi. Çok kere sabahın ilk saatlerine kadar sofra başında gelecek haberi beklerdi. Memleketin mukadderatının nöbetçisiydi. Bir gün Mussolini'nin bir balkondan İtalyan gençliğine hitaben yaptığı konuşmanın tercümesini getirdiler. Mussolini İtalyan gençliğine denizaşırı imparatorluk vaadinde bulunuyordu. Atatürk hemen Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Beyi çağırdı ve şu direktifi verdi:

- Derhal Vasıf'a (Vasıf Çınar) emir vereceksin. Mussolini'den bir mülakat isteyecek. Belki bu mülakatı altı ay, üç ay veya 24 saat sonra alacak. Ama muhakkak alacak. Mülakatın tarihi tespit edilir edilmez sen de aynı tarih ve saatte İtalyan elçisini çağıracaksın. İkiniz de; Vasıf Mussolini'ye, sen elçiye şu soruyu soracaksınız: 'Falanca sarayın balkonundan İtalyan gençliğine vadedilen denizaşırı imparatorlukta Türkiye hedef midir?' Vasıf kat'iyetle Mussolini ile konuşacak. Sorunun cevabını kendisinin ağzından alacak. Müsteşarından değil...

Mussolini mülakat tarihini hemen verince Tevfik Rüştü Bey de İtalyan elçisini çağırdı. Roma'dan gelen cevapta Vasıf Bey, Mussolini'nin kendisine kesin teminat verdiğini ve 'Namusum üzerine söylüyorum ki, Türkiye bizim hedefimiz değildir!' dediği bildiriliyordu.

KAYNAKÇA 

Hasan Pulur, Milliyet gazetesi, Muhafızı Atatürk'ü Anlatıyor, 21.11.1968

Benito Mussolini Kimdir? Biyografisi, Ölümü


Faşizmin en önemli uygulayıcılarından biri olan Mussolini, 1883 yılında İtalya'nın Forli şehrinde doğdu. Öğrenim hayatını, aldığı uzaklaştırma cezaları nedeniyle farklı okullarda sürdürdü.

Yükseköğrenimini Lozan Üniversitesi'nde tamamladı. Mezun olduktan sonra öğretmenlik yapmaya başladı. Askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti. Bir süre sonra tekrar İtalya'ya döndü ve İtalyan Sosyalist Partisi'ne girdi. Aynı zamanda partinin çıkardığı L'Avanti gazetesinde yazarlık yaptı. Fakat Birinci Dünya Savaşı'na İtalya'nın girmemesi gerektiğini düşündüğü için görüş ayrılığı yaşadı ve gazeteden uzaklaştırıldı. ll Popolo d'Italia isminde bir gazete çıkarmaya başladı.

1919 yılında Faşist Mücadele Birlikleri'ni, 9 Kasım 1921 tarihinde ise Ulusal Faşist Parti'yi kurdu. 1922'de Kral lll. Vittorio tarafından başbakan olarak atandı. Başbakanlık koltuğuna oturan Mussolini, ülkede büyük bir baskı ve sansür furyası başlattı. Kitaplar ve gazeteler sansüre uğradı, partiler kapatıldı, sendikalar yaşa dışı ilan edildi. Gazeteci olmak için Ulusal Faşist Parti'nin onayını almak gerekiyordu. 

1940 yılında Almanya'nın yanında İkinci Dünya Savaşı'na girdi ve mağlup oldu. 1943 yılında İtalyan Sosyal Cumhuriyeti'ni kurdu.

İtalyan birlikleri teslim olmuştu. Mussoli'nin amacı İsviçre'den bineceği bir uçakla İspanya'ya kaçmaktı. Yolda giderken İtalyan partizanlar tarafından yakalandı ve beraberindekilerle birlikte kurşuna dizildi.

Turgut Özal Kimdir? Turgut Özal'ın Kısaca Hayatı


Turgut Özal, 13 Ekim 1927 tarihinde Malatya'da doğdu. Babası Mehmet Sıddık Özal, annesi ise Hafize Özal'dır. Babası memur olduğu için öğrenimini farklı okullarda tamamladı. Öğrenim hayatına Bilecik'te bir ilkokulda başlayan Özal, daha sonra Mardin, Konya ve Kayseri'de öğrenimini sürdürdü. Yükseköğrenimini ise İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü'nde tamamladı.

Özal, mezun olduktan sonra Ankara'daki Elektrik İşleri Etüt İdaresi'nde çalışmaya başladı. 1952 yılında Ayhan İnal'la ilk evliliğini yaptı. Kısa bir süre sonra boşandı ve Semra Hanım'la evlendi. Bu evlilikten üç çocuğu oldu. 

Ekonomi üzerine eğitim almak için Amerika'ya giden Özal, Türkiye'ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüt İdaresi'nde çalışmaya devam etti. 1959 yılında Ankara Ordonat Okulu'nda yedek subay olarak askerliğini yaptı. 

Askerden döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nın kuruluş çalışmalarında yer aldı. Bir süre sonra da Başbakan Süleyman Demirel'in danışmanlığına getirildi. 1965'te Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı oldu ve 1971 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Daha sonra ise Dünya Bankası'nda danışman olarak görev yaptı.

1977 milletvekili genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi'nden (MSP) aday oldu, fakat seçilemedi. 1979 yılında Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirildi. 24 Ocak Kararları'nın hazırlanmasında önemli rol oynadı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan hükümette, başbakan yardımcısı olarak görev yaptı. 1982 yılında görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi'ni kurdu ve ilk seçimde tek başına iktidar oldu. 1989 yılında TBMM tarafından cumhurbaşkanı olarak seçildi. 

Özal, 17 Nisan 1993'te vefat etti. 

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Şamil Tayyar Kimdir? Biyografisi, Hayatı


Şamil Tayyar, 1 Mart 1965 tarihinde Gaziantep'in İslahiye ilçesinde doğdu. Babası Hüseyin Tayyar, annesi ise Fidan Tayyar'dır. İsmi, Çeçen lider Şeyh Şamil'den gelmektedir. Fakat nüfus memuru 'Şıh Şamil Tayyar' olarak kaydetti. Şamil Tayyar'ın babası Hüseyin Tayyar, bir dönem MHP'de görev yapmıştı. 

İlk ve orta öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. Yükseköğrenimini ise Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yaptı. 1985 yılında Milliyet gazetesine girdi. Polis adliye muhabiri olarak çalışmaya başlayan Tayyar, burada 9 yıl görev yaptı. 

Milliyet gazetesinden ayrıldıktan sonra Sabah gazetesine geçti. 18 Nisan 1999 milletvekili seçimlerinde Demokratik Sol Parti'den milletvekili aday adayı oldu. Fakat daha sonra adaylıktan geri çekildi. 

Sabah gazetesinin ardından sırasıyla TGRT, Yeni Şafak, STAR TV ve Tercüman'da çalıştı. 

12 Haziran 2011 milletvekili seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AK Parti) Gaziantep milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) girdi.

Son olarak Star gazetesinde, Ankara temsilciliği ve köşe yazarlığı yapan Tayyar, bu görevlerinden 2012 yılında ayrıldı. 

1989 yılında Halide Tayyar ile evlenen Şamil Tayyar'ın, bu evlilikten Sera ve Bora isimlerinde iki çocuğu oldu. 

Aliya İzzetbegoviç Kimdir? Biyografisi, Hayatı


Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında doğdu. Hukuk öğrenimi gördü. Düşünce adamı kimliği ile de tanındığından halk arasında "Bilge Kral" lakabıyla anılmıştır. Yugoslavya Tito yönetimindeyken, Boşnak Müslümanları organize etti ve bu yüzden hapiste kaldı. 

Bosna Hersek cumhurbaşkanlığını 1990 ve 2000 yılları arasında sürdürdü. Bosna Savaşı'nda halkına liderlik yaparak barışın sağlanması için büyük çaba sarf etti

'Doğu ve Batı Arasında İslam' kitabında İzzetbegoviç, Batı felsefesini ve Doğu irfanını mukayeseli olarak analiz etmiştir.  

Bir siyasetçi ve devlet adamı olarak tanınan İzzetbegoviç, esasında bir düşünür olarak hayatını yönlendirmiştir. Yugoslavya Müslümanlarının birliği için kaleme aldığı 'İslam Manifestosu' büyük yankı uyandırmıştır. 

Aliya İzzetbegoviç, 2003 yılında vefat etti. 

Yazar Ali Bulaç, Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç hakkında şunları söylemekte: 
Aliya İzzetbegoviç'in en önemli özelliklerini saymak icap ederse, her şeyden önce iyi ve samimi bir Müslümandır. Eski Yugoslavya'da Müslümanların özgürlüğü için mücadele etmiştir. 
İkinci önemli özelliği çok iyi bir Müslüman entelektüel olmasıdır. Diğer bir önemli özelliği ise çok ahlaklı bir politikacı ve iyi bir liderdir. Son derece heterojen olan bir toplumu bir arada tutabilmiştir. Bosnalı Müslümanlara çok büyük zulümler yapılmasına rağmen İslam'ın ilkelerinden ve savaş hukukundan hiçbir şekilde ayrılmamıştır.  
'Doğu ve Batı Arasında İslam' kitabı, Batı düşünce dünyasının köklerini analiz etmektedir. Aliya İzzetbegoviç'in eserlerindeki dil yalın, akıcı ve güçlü aforizmalarla doludur.
Aliya İzzetbegoviç, Batı kamuoyundaki İslam'a yönelik soru ve itirazlara cevaplar sunmuştur.

KAYNAK

TRT HABER, Ramazan Kitaplığı

23 Temmuz 2013 Salı

Yavuz Sultan Selim Kürtlere Beddua Etti mi?


Yavuz Sultan Selim'e atfedilen şiir gerçekten ona mı ait? Yavuz Sultan Selim Kürtler beddua etti mi? 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Habertürk'teki 'Öteki Gündem' programında Yavuz Sultan Selim'in Kürtlere beddua ettiği iddialarıyla ilgili şunları söyledi:

EVLİYA ÇELEBİ'DE GEÇEN HER ŞEY DOĞRU DEĞİLDİR

Birincisi; bir şey Evliya Çelebi'de geçiyorsa bu mutlaka doğru demek değildir. Burada Evliya Çelebi'ye bir kötüleme yok. Klasik tarihçilik geleneğinde tarihçiler, bulabildikleri bütün malzemeyi doğru ya da yanlış olduğuna bakmadan toplarlar. Klasik tarihçinin maksadı halk arasında gezen, kitap kenarlarına yazılan her şeyi toplamaktır. Bir nevi malzeme toplamaktır. 

Mesela Klasik Osmanlı tarihçileri ne duydularsa yazmışlardır. Evliya Çelebi de her gittiği yerde duyduklarını bu bilgi kaybolmasın diye toplamıştır. O yüzden damdan dama atlarken donan kediler, fil doğuran kızlar, Avusturyalı askerleri görünce beni vatanımdan ayırdılar diye kahrından ölen atlar gibi şeyler anlatılıyor. Onun için Evliya Çelebi bir şeyler söylüyorsa yüzde 50 filtre ile okunmalıdır. Bu; Evliya Çelebi'nin yalancılığından, kötülüğünden, güvenilmezliğinden değil.

YAVUZ SULTAN SELİM FARSÇA ŞİİR YAZARDI

İkincisi; Yavuz Sultan Selim Farsça bir divanı olan padişah. Türkçe şiir yazmamış. Farsça şiir yazmak, Türkçe şiir yazmaktan zordur. Yavuz Sultan Selim, çok yüksek entelektüel seviyesi olan bir insandı. Böyle bayağı, edebiyat kaidelerine uymayan, ölçüsüz, vezirsiz bir şiir yazar mı? Bir padişah böyle bir şiir yazar mı? Bu çeşme nerede? Ordu-yi Hümayun'un Muş'tan geçtiğine dair bir rivayet yok. Bunun Yavuz Sultan Selim'e ait olduğuna hiç ihtimal vermiyorum. 

Piri Reis Neden Öldürüldü?


Yavuz Bahadıroğlu, TVNET ekranlarında yayınlanan 'Tarihçe' programında, "Kanuni Sultan Süleyman Piri Reis'i neden öldürdü?" sorusunu şu şekilde cevaplandırdı: 

Bu konuda bazı rivayetler var: 'Hürrem Sultan, Piri Reis'in başarısının önüne geçmek için Kanuni'nin aklına girdi ve onu öldürttü. Dünya haritasını elinden alarak Rusya'ya gönderdi.' Bu bir şehir efsanesidir. Böyle bir şeye hiçbir Valide Sultan yeltenmez. Hiçbir Valide Sultan'a bunu konduramazsınız. 

Piri Reis1552 yılında Portekizlilere ait Hürmüz Kalesi'ni kuşattı. Maalesef Portekizliler para verdikleri için kuşatmayı yarım bıraktı. İyi insanların da hatalı tarafları vardır. Bunu kabul etmemiz lazım.

Basra'ya dönen Piri Reis, tamire muhtaç donanmanın başında durmadı ve ganimet yüklü gemilerle birlikte Mısır'a geçti. Mısır'a geçerken gemilerden biri battı. Bunlar kusur sayıldı.

Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa, Piri Reis'in aleyhine rapor vermişti. Kanuni Sultan Süleyman bu olayları araştırdı, iddiayı yerinde buldu. 1554 yılında da idam edildi.

PİRİ REİS KİMDİR?

1465 yılında Gelibolu'da doğan Piri Reis, Osmanlı Devleti'nin önemli denizcilerinden biri oldu. Mora Seferi'ne, Mısır Seferi'ne ve Rodos Seferi'ne katıldı. 1513'te gerçeğe en yakın ilk dünya haritasını çizdi. 

Kanuni Sultan Süleyman Nasıl Öldü?


Kanuni Sultan Süleyman nasıl öldü? Kanuni Sultan Süleyman ne zaman öldü? Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümü bir süre boyunca neden gizli tutuldu? 

Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar Seferi sırasında, 7 Eylül 1566'da vefat etti. Bu sırada 73 yaşındaydı. Kanuni Sultan Süleyman'ın vefatından bir gün sonra da Zigetvar Kalesi düştü. 

Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümü bir süre gizlendi. Sadece yakınlarının haberi vardı. Çünkü, Osmanlı ordusunun morali bozulabilir ve düşman orduları da bu durumdan faydalanabilirdi. 

Kanuni Sultan Süleyman'ın vefatının ardından yerine oğlu İkinci Selim geçti. 


"KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN'IN NAAŞI, MUZAFFER ORDUNUN GEÇİDİNİ SELAMLADI"

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümü ile ilgili, Kanaltürk'te yayınalanan 'Bunu Konuşalım' programında önemli bilgiler verdi. İşte İlber Ortaylı'nın açıklamaları:

"Kanuni Sultan Süleyman'ın son seferi Zigetvar Seferi'dir. Hasta gitmiştir ve o yüzden de araba kullanmıştır. Zaten yaşı ilerlemiştir. Kuşatma uzadıkça daha da kötü olmuştur ve son 36 saatin içinde ölmüştür."

"Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümü gizlenir. Naaşının kokmaması için derhal iç organları boşaltılıyor ve tahta oturup orduyu selamlıyor.  Naaşını giydiriyorlar ve ordunun zafer alayını selamlıyorÇünkü o arada Zigetvar Kalesi de düştü." 

"Kanuni Sultan Süleyman, muzaffer ordunun geçidini tahta oturup selamladı. Gene arabayla dönüyor ve ta ki Belgrad'ı geçince iş açığa çıktı." 

Mecidiyeköy-Mahmutbey Metro Hattı


İstanbullulara müjde! İstanbul'un yoğun trafiğini rahatlatmak adına yeni bir metro hattı geliyor. Yeni metro hattı Mecdiyeköy ile Mahmutbey arasında yapılacak. 

İHALE NE ZAMAN YAPILACAK?

Mecidiyeköy-Mahmutbey arasında yapılacak metronun ihalesi 18 Eylül'de gerçekleşecek. 

MECDİYEKÖY-MAHMUT BEY ARASI KAÇ DAKİKA OLACAK?

Yeni metro Mecidiyeköy-Mahmutbey arasını 26 dakikaya düşürecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş, Habertürk'e yaptığı açıklamada şunları söyledi: "Bunun devamında Kabataş'a gelecek olan Mecidiyeköy hattı var. Onun da ihale hazırlıkları yapılıyor şu anda."

METROBÜS METROYA ÇEVRİLECEK Mİ?

Topbaş, metrobüsün metroya çevrilmesiyle ilgili de şu açıklamaları yaptı: "Metrobüs hattımız bizim düşündüğümüz kapasitenin çok üstüne çıktı. Bu hattı günlük olarak 800 bin kişi kullanıyor. Artık bu otobüslerle taşınacak kapasitenin çok üstüne çıktığı için bu bölgede artık metrobüsün yerine metronun devreye girmesi gerekiyor. Bununla ilgili de biz düğmeye bastık."

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Necip Fazıl Kısakürek Kimdir? Biyografisi, Sanat Anlayışı


Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Abdülbaki Fazıl Bey, annesi ise Mediha Hanım'dır. Necip Fazıl sırasıyla Mahalle Mektebi, Fransız Frerler Okulu, Amerikan Koleji, Emin Efendi Mahalle Mektebi, İstanbul Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Rehber-i İttihat Okulu, Heybeliada Numune Mektebi ve Mekteb-i Fünun-u Bahriye-i Şahane'de öğrenim gördü.

1921 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne girdi. İlk şiiri, 'Yeni Mecmua' adlı dergide yayınlandı. 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nın bursunu kazanarak Paris'teki Sorbonne Ünivertesi'ne kaydoldu. Paris'te bunalımlı bir hayat yaşayan Necip Fazıl, bursunun kesilmesi üzerine geri döndü. Türkiye'ye döndükten sonra çeşitli bankalarda görev yaptı. 

1934 yılında Abdülhakim Arvasi ile tanıştı ve bu tanışma onun hayatında bir dönüm noktası oldu. Hayata başka türlü bakmaya başladı.

1943 yılında 'Büyük Doğu' dergisini çıkarmaya başladı. Ara ara kapatıldıysa da 1978 yılına kadar dergiyi çıkardı.

Necip Fazıl, 25 Mayıs 1983 günü vefat etti.

NECİP FAZIL KISAKÜREK'İN SANAT ANLAYIŞI

Necip Fazıl Kısakürek'in sanat anlayışını, TRT Haber'de yayınlanan 'Ramazan Kitaplığı' programında Yazar Mustafa Miyasoğlu şu şekilde anlatıyor:

Abdülhakim Arvasi ile tanışmasıyla birlikte, onun gençlik şiirlerinde bile görülen o mistik tasavvufi tema birden derinlik kazanıyor.

Necip Fazıl, eserlerinde tarihi ve tasavvufi figürleri referans alarak bir Müslüman tipi oluşturur.

Necip Fazıl'ın gençlik yıllarında şair olarak kariyerini ortaya koyan eserlerinde genellikle bizim divan, halk ve tekke şiirinin saf unsurları, Fransız modern sembolist şairleriyle buluşuyor. İki kültürü Necip Fazıl adeta kendi şiir dilinde sentez ederek bize yeni bir şiir ortaya koyuyor. 

Necip Fazıl'ın eserleri, onun mistik kimliğini oluşturur ve bu tavır onu edebiyatımızda vazgeçilmez kılar. 

21 Temmuz 2013 Pazar

Sevr Antlaşması İmzalandı mı?


Sevr Antlaşması imzalandı mı? Sevr Antlaşması'nın altında Sultan Vahdettin'in imzası var mıydı?

Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan, Mehtap TV'de yayınlanan 'Tarih Aynası' programında bu soruların cevabını veriyor. İşte Armağan'ın açıklamaları:

Vahdettin bunu imzalamadı. Aslında Sevr'i kimse imzalamadı. Hiçbir devlet, başta onun imzalanması için gayret gösteren İngiltere dahi kendi parlamentosunda Sevr'i onaylamadı. İtilaf devletleri, nedense Sevr'i biz imzaladıktan sonra bu konuda yeni bir adım atmadılar. Çünkü, hangi parlamenterin önüne götürdülerse, 'Bu proje işlemez. Türklerin bu kadar çoğunlukta olduğu topraklarda şurası Ermenilerin, şurası Fransızların, şurası İtalyanların diye böldüğünüz zaman bundan bir sonuç elde edemezsiniz" cevabını almışlardır. 

İngiliz Parlamentosu'nda Ramsay MacDonald isimli bir parlamenter elinde Sevr'i sallayarak, "Bu insanlık kibrinin anıtı ve aptallığın daniskasıdır" demiştir. Sevr'i Yunanlılar imzalamıştır, çünkü en çok onların işine geliyordu. 

Sevr'i Vahdettin imzalayamazdı, çünkü parlamento açık değildi. İlk önce parlamentoda onaylanması lazımdı. Parlamentodan onayı aldıktan sonra Vahdettin'in masasına gelir. Prosedür böyledir. Parlamentodan geçmediği için Vahdettin'in de masasına gelmedi. Hiçbir zaman Vahdettin bunu imzalamadı.

Nutuk'un sonunda Atatürk, "Sevr Antlaşması" demez, "Sevr Projesi" der. Çünkü Sevr, proje olarak kalmıştır. Antlaşma olması için onaylanma aşamalarını tamamlaması gerekiyordu. Tamamlanmadan o sadece bir proje olarak kalır ve Sevr, bir tasarı olarak kalmıştır.

Yiğit Bulut 2001 Krizinin Nedenlerini ve Sonuçlarını Anlattı


2001 krizinin nedenleri nedir? 2001 krizinde batan bankalar hangileri? 

Yiğit Bulut, TRT Haber ekranlarında yayınlanan 'Derin Analiz' programında 2001 krizinin perde arkasını anlattı. İşte Bulut'un açıklamaları:


28 Şubat'la başlayan süreçle birlikte tam 18 banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredildi. 2000'de yüzde 77.9 olan kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranı, 2001'de yüzde 120 seviyesine yükseldi. Enflasyon yüzde 70'lere vardı. 

28 Şubat sürecinden 2001'e kadar, daha kriz çıkmadan, 55 milyar dolarlık bir kaybımız var. Türkiye finans sektörü tamamen dibe vurdu. 1997 yılında 3 milyar dolar olan bankacılık sektörü döviz açık pozisyonu, 2000 yılının sonunda 22 milyar dolara çıktı. Kamu bankası zararlarının milli gelire oranı 1996 sonunda yüzde 4.2 iken, 2001'de yüzde 20'nin üzerine çıktı. 

2001 KRİZİNDE BATAN BANKALAR

17-30 Kasım 2000'de 5,5 milyar dolar rezerv kaybettik. Bank Ekspres, İnterbank, Egebank, Yurtbank, Sümerbank, EGS Bank iflas ettiler. Gecelik faizler normal gördükleri piyasada 4 binlere, bankalararası piyasada 7 bin 500'lere, hatta özel işlemlerde 14 bin 8'lere kadar çıktı. 22 Şubat'ta ise tamamen sistem patladı. 

1999'un altıncı ayından itibaren 3 partili koalisyon hükümeti, piyasalara şöyle bir açıklama yaptı: 'Türkiye'nin bundan sonra iki çıpası vardır. Bir tanesi IMF stand-by anlaşması, bir tanesi de Avrupa Birliği tam üyelik süreci.' Bu iki çıpanın piyasalar tarafından satın alınmaya başlanmasıyla birlikte 1999'un altıncı ayında 0.72 sent seviyesinde olan İMKB endeksi, dolar bazında 9 katına çıktı. 17 Ocak 2000'de ise TL bazında 20 bin 700 seviyesine geldi.

17 Ocak 2000 günü, hisse senedi piyasasında ve bono piyasasında satış için yabancı portföyler düğmeye basıyor. 17 Ocak 2000 - 19 Şubat 2001 tarihleri arasında Türkiye'yi terk eden paranın miktarı yaklaşık 15 milyar dolar. Merkez Bankası, bütün imkanlarını Türkiye'den çıkmak isteyenlere döviz vermek amacıyla kullanıyor. Eğer bir ekonomik denklemde iki bilinmeyenden birini bilinir hale getirirseniz, o zaman sistemi iflas edene kadar soyarlar. 2001 krizinde ana sorun da bu. Hisse senedi sattılar ve Merkez Bankası, kaç liradan döviz alacaklarını onlara taahhüt etti.

ANAYASA KİTAPÇIĞI FIRLATILMASI BAHANE

Biz bu büyük hatayı yaparken; Türkiye'nin stand-by anlaması vardı, Kemal Derviş Dünya Bankası başkan yardımcısıydı, G20 Zirvesi Türkiye'de yapılmıştı. Ama hiç kimse, yabancı portföyler sıfır noktasına inene kadar Türkiye'ye kuru dalgalanmaya bırakın demedi. Yabancı portföyler boşalınca, cumhurbaşkanı başbakana anayasa kitapçığı attı bahanesiyle, artık krizin dünyaya deklare edilme zamanı geldi. Dediler ki, "Cumhurbaşkanı başbakana anayasa kitapçığı attı ve Türkiye krize girdi." Kitap atılması, kriz havasının yaratılarak finansal soygunun üstünün kapatılması içindi

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Pilot Nasıl Olunur? Şartları Nedir?


Pilot olabilmek için lise mezunu olmak yeterli olsa da birçok havayolu artık adaylarda 4 yıllık üniversite şartı arıyor. Bu nedenle, yapılan başvuruların yüzde 16'sı dört yıllık bir yüksekokuldan mezun olma şartını taşımadığı için eleniyor. Bunun dışında bazı adaylar, karakter yapısının test edildiği DLR ve psikolojik durumla ilgili HTA testinden eleniyor. 

Pilot olabilmek için önemli bir başka kriter de İngilizce'dir. Adayların iyi derecede İngilizce bilmesi istenir. 

Türkiye'de uçuş eğitimi, çeşitli kuruluşlar tarafından veriliyor.

PİLOTLUK EĞİTİMİ VEREN KURUMLAR

1. Türk Hava Yolları'nın kurduğu Uçuş Eğitim Akademisi: 2004 yılında kurulan bu akademi, eğitimlerini Aydın Çıldır Havaalanı'nda gerçekleştiriyor. Daha çok mühendislik fakültelerinden mezun olan adayları tercih etmekte. Burada eğitim gören adaylar, okul ücretlerini maaşlarından yapılan kesintilerle ödeyebiliyor.

2. Türk Hava Kurumu'na bağlı Gökçen Havacılık: 1935 yılından beri pilot yetiştirmektedir. Eğitimleri Ankara, İstanbul ve İzmir'de yapılıyor. Her seviyede uçuş eğitimi veriliyor.

3. Atlasjet'in kurduğu Atlantik Uçuş Akademisi: 2011 yılında kurulan akademide mezunlar, Atlasjet bünyesinde ikinci pilot olarak işe başlıyor.

4. Türk Hava Kurumu Üniversitesi, Özyeğin Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi de pilotluk eğitimi vermektedir.

KAYNAK

Habertürk, Airport

ASALA Nasıl Çökertildi? ASALA Operasyonları


Bir dönem Türk diplomatlarını hedef alan ASALA nasıl bitirildi? ASALA'ya karşı hangi operasyonlar düzenlendi?

TVNET ekranlarında yayınlanan ve Cem Küçük'ün sunduğu 'Komplo Teorisi' programında ASALA'nın çökertilmesi ile ilgili bilgilendirici bir VTR yayınlandı. İşte o VTR'de anlatılanlar:

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), ASALA'nın terör faaliyetlerine karşı büyük gizlilik içinde çalışmalara başladı. Kanlı Esenboğa Katliamı'nda sağ ele geçirilen Levon Ekmekçiyan, Mamak'ta Devlet Başkanı Kenan Evren'in damadı, Köşk'ün Güvenlik Danışmanı istihbaratçı Erkan Gürvit tarafından sorgulandı. Ekmekçiyan, hayatı karşılığı bazı isimler ve adresler vermeye ikna edildi. 

Tam o dönemde bir istihbaratçı Ankara'ya geldi. Teşkilatta kontrespiyonaj dairesinden emekli olmuş Hiram Abas, ASALA'nın temizlenmesi için yurtdışında mukabil eylemler düzenlenmesinden yanaydı. Operasyona gönüllü oldu. Operasyonu Köşk finanse edecek, ancak Hiram Abas Köşk'ün kadrosunda görünmeyecekti. Dış temsilciler lojistik konusunda destek olacaktı. 

Abas'ın ekibi 5 kişiydi. Bazıları asker kökenliydiler. İyi dil biliyorlar ve çok iyi silah kullanıyorlardı. Hazır olduklarında kendilerine bir belge imzalatıldı. Yakalanırlarsa, birbirleriyle ve devletle herhangi bir ilişki asla kabul etmeyeceklerdi. Teşkilatın bu olasılığa karşı çok ilginç bir önlemi vardı. Tim mensuplarının sol koltuk altlarına bir ameliyatla üç küçük hap yerleştirildi. Hapların içinde siyanür vardı. Kriz anında ameliyatlı yer tırnakla yarılacak ve haplar alınıp intihar edilecekti.

Ekmekçiyan'ın verdiği isimler, Lübnan'da yaşıyordu. Tim, Lübnan'a sızmakta zorlanmadı. Çünkü tam o günlerde İsrail, Lübnan'ı işgal etmiş ve Filistin Kurtuluş Örgütü gerillalarıyla birlikte ASALA militanlarının üslerine de baskınlar düzenlemişlerdi. Üstelik MOSSAD, MİT'e bir jest yaparak bu baskınlara davet etmişti. Ekip hemen çağrıya uyarak Bekaa'ya geçti, bazı belgelere ulaştı. Ekmekçiyan'ın verdiği bazı isimler, belirli adreslere çekilerek istihbarat jargonu ile 'yemlenerek' halledildi. Öte yandan Orly Baskını'nın ardından önce Paris ve sonra da bütün başkentler, ASALA üzerindeki şemsiyesini kaldırınca, Avrupa Türk istihbaratçıları için elverişli bir av alanı haline dönüştü. 

Avrupa'ya geçen timler, Paris ve Atina'da James Bond filmlerine taş çıkartacak sahneler yaşadı. Hiram Abas'ın bir Ermeni kilisesinin avlusuna bırakıp patlamaya 15 dakika kala bizzat ihbar ettiği bombalar, Paris'te Pont de l'Alma Köprüsü'nün sahanlığında çapraz ateşe tutularak öldürülen ASALA militanı, timin bir hatası sonucu Pire-Atina seferini yapan banliyö treninin bir vagonunda kovaladıkları hedefle teke tek kalan ve kanlı bir boğuşmaya giren Yakup Cemil kod adlı tim üyesi... Bu eylemler, 4 Nisan 1984'te Alfortville'deki Ermeni anıtının bombalanması, aynı gün bir itfaiye aracının bombalanması ve 25 Kasım 1984'te Salle Pleyel'deki konser salonunun önüne bomba konulması gibi olaylarla devam etti. 

NOT: Bu VTR, TVNET'te 'Komplo Teorisi' programının 02.11.2012 tarihli 'Hiram Abas' bölümünde yayınlanmıştır.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Mehmet Eymür Kimdir? Mehmet Eymür Biyografisi


Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) bir dönem en önemli isimlerinden olan Mehmet Eymür, 1943 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Mazhar Eymür, Milli İstihbarat Teşkilatı'nda çalışıyordu. 

Mehmet Eymür'ün MİT'e girişi 1966 yılında gerçekleşti ve takip memuru olarak göreve başladı. CIA adına çalıştığı tespit edilen Sabahattin Savaşman'ın yakalanmasında görev yaptı. 12 Mart 1971 Muhtırası'ndan sonra Ziverbey Köşkü sorgulamalarına katıldı. Kızıldere Operasyonu'nda yer aldı.

1980 yılında Bulgaristan'a giden Eymür, iki yıl sonra tekrar yurda döndü. Türk diplomatlarını hedef alan ASALA'ya karşı yürütülen operasyonlarda önemli rol oynadı. 1984 yılında aralarında Behçet Cantürk, Dündar Kılıç gibi isimlerin bulunduğu "Babalar Operasyonu"nu başlattı. 

1987 yılında kamuoyunda "1. MİT Raporu" olarak bilinen raporu yazdı. Rapor, 2000'e Doğru dergisinde yayınlanmış ve oldukça ses getirmişti. Bu raporun basına sızmasının ardından 1988'de MİT'ten ayrıldı. Fakat 1994 yılında tekrar döndü. Bu dönemde Abdullah Öcalan'ın yakalanması için çeşitli operasyonlar yaptı. Bu operasyonlarda, kamuoyunda "Yeşil" olarak bilinen Mahmut Yıldırım da kullanıldı.

1996 yılında Aydınlık dergisinde "2. MİT Raporu" yayınlandı. Susurluk kazasından sonra hakkında birçok iddia ortaya atıldı. "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ı kullandığı için eleştirildi. 1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) görevlendirildi. Daha sonra Türkiye'ye çağrıldı ve Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü'ne atandı. Bunun üzerine emekliye ayrıldı. 

Ergenekon Davası'nda tanık olarak dinlendi. 2013 yılında "SON TV" adlı internet sitesinde köşe yazıları yazmaya başladı.


17 Temmuz 2013 Çarşamba

Turgut Özal Yıllar Önce Kürtçe TV Kurmak İstedi



Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yıllar önce yaptığı bir konuşmada Kürtçe TV konusundaki düşüncelerini paylaşmıştı. İşte Özal'ın o konuşması: 

"Yarın Kürtçe yayınlar Türkiye'ye doğru gelirse ne yapacağız? Bu insanlar bizim vatandaşlarımızsa, bin senedir beraber yaşıyorsak, niye ayrım yapalım?"

"Bunların tabii bir isteğiyse bu, bunu niye karşılamayalım? 32 saatlik televizyon yayını 500 saate çıktı. 500 saatin içerisinde bir saatçik yayın yapmamız yanlış mı olur?" 

"Bu işin terörle de bir alakası yoktur. Özellikle terörün karşısında olanların bunu düşünmesi lazım. Çünkü terör bu gibi şeyleri bahane ederek gelişme imkanını buluyor."

"Bu, orada yaşayan insanların tabii bir hakkıdır. Ben meseleyi öyle görüyorum. Bunu başkalarının istememesi, onların o hakkını ortadan kaldırmaz. Bir kere meseleyi böyle görmek lazım. Bu oylanamaz da hatta. Oylanması da doğru değildir. Eğer oylama yapacaksanız, oradaki insanlar arasında oylama yapmak lazım."

KÜRTÇE TV NE ZAMAN KURULDU?

TRT'nin Kürtçe yayın yapan kanalı TRT 6, 1 Ocak 2009 tarihinde resmi olarak açıldı. Başbakan Erdoğan, yaptığı açıklamada, "Büyük bir ülkeyiz ve bu ülkenin farklı farklı gerçekleri var. Bunların hepsini Türkiye'nin zenginliği olarak görüyorum" diye konuştu. 

16 Temmuz 2013 Salı

Lozan'da Gizli Anlaşma Yapıldı mı?


Taha Akyol, Lozan Antlaşması ile ilgili Habertürk'te yayınlanan 'Balçiçek Pamir'le Söz Sende' programında önemli bilgiler verdi. İşte Akyol'un açıklamaları:

Lozan zafer mi, hezimet mi tartışmasının bizi çok kısırlaştırdığı kanaatindeyim. Birtakım insanların İsmet Paşa ve Atatürk'e karşıt oldukları için Lozan'ı da mahkum etme eyleminden çok rahatsız oluyorum. Bunlarla konuştuğum zaman bilmeden konuştuklarını görüyorum. Lozan'da zorluklar neydi, kuvvet dengesi neydi görmüyorlar.

Lozan'da gizli anlaşma yapılmış ve İngiltere'ye söz verdiğimiz için hilafeti kaldırmışız diyorlar. Böyle bir uydurma aklın alabileceği bir şey değil. Bunu uydurabilmek için Lozan'da İsmet Paşa ile Lord Curzon'un nasıl kavga ettiklerini, görüşmelerin Şubat başında niye çıkmaza girdiğini, yeniden nasıl savaşla burun buruna geldiklerini görmemek lazım.

Hilafetin kaldırılması Kazım Karabekir'e göre erken olmuştur. Ben de bu kanaatteyim. Bu başka bir olay. Hilafetin kaldırılmasının siyasi bakımdan zamanlı mı zamansız mı, iyi mi kötü mü olduğu olayı başka bir şey; bunu İngilizlere vatanı satarak yaptık demek başka bir şey. 

Lozan'da Lord Curzon diyor ki: 'Siz Birinci Dünya Savaşı'nda mağlup oldunuz. Yendiğiniz ordu sadece Yunan ordusu.' Bulgaristan'a yaptığı muameleyi yapıyor. Bulgaristan'ın bir Milli Mücadelesi yok. Türkiye bir Milli Mücadele yapmış. Doğu'da Kazım Karabekir, Batı'da Mustafa Kemal Paşa Anadolu'yu taksim edecek işgal kuvvetlerini defetmişler, ama Lord Curzon diyor ki, 'Birinci Dünya Savaşı'nın mağluplerisiniz.' Buna karşılık İsmet Paşa, 'Ben Milli Mücadelenin galibiyim' dediği zaman; 'Sen sadece Yunan ordusunu yendin, İngiliz ordusunu yenmedinki bırak şu boğazları, bırak şu Musul meselesini, kapitülasyonlar devam edecek' diyorlar.